PaylaşTR

Geri git   PaylaşTR > GENEL KÜLTÜR > Genel Tarih

Dinler Tarihi

Genel Tarih
Dinler Tarihi, Deprem İnanışları Hindistan: Dünya, bir kaplumbağanın üzerinde duran dört fil tarafından tutulmaktadır Kaplumbağa da bir kobranın üzerinde dengede durmaktadır Bu hayvanlardan herhangi biri hareket edince, Dünya sallanır Assam (Bangladeş ve Çin'in arasında): Dünya'nın içinde yaşayan bir insan ırkı vardır Bu insanlar, yer yüzeyinde insan olup olmadığını anlamak için zaman zaman yeri sallarlar Çocuklar sarsıntıyı hissettiklerinde, ‘ Yaşıyorum, yaşıyorum ‘ diye bağırdıkları zaman Dünya'nın içindeki insanlar yer yüzeyinde insan olduğunu anlarlar ve sarsıntıyı keserler Sibirya: Dünya, ve Dinler Tarihi heteroks coban bebek, hakkında bilgiler ve daha fazlasını içeriyor.. Devamını Oku...

 
Paylaş
16.08.07 10:40 Yazan: CERENiS

Deprem İnanışları

Hindistan: Dünya, bir kaplumbağanın üzerinde duran dört fil tarafından tutulmaktadır Kaplumbağa da bir kobranın üzerinde dengede durmaktadır Bu hayvanlardan herhangi biri hareket edince, Dünya sallanır

Assam (Bangladeş ve Çin'in arasında):
Dünya'nın içinde yaşayan bir insan ırkı vardır Bu insanlar, yer yüzeyinde insan olup olmadığını anlamak için zaman zaman yeri sallarlar Çocuklar sarsıntıyı hissettiklerinde, Yaşıyorum, yaşıyorum diye bağırdıkları zaman Dünya'nın içindeki insanlar yer yüzeyinde insan olduğunu anlarlar ve sarsıntıyı keserler

Sibirya: Dünya, bir kızak üzerindedir ve bu kızağı kullanan kişi Tanrı Tuli'dir Birkaç pireli köpek de bu kızağı çekmektedir Köpekler kaşınmayı durdurduklarında Dünya sallanır

Meksika: El Diablo isimli bir canavar, Dünya üzerinde dev yarıklar açmaktadır Bu yarıklar da şimdiki faylardır O ve şeytansal arkadaşları, yeryüzünü karıştırmak istedikleri zaman bu dev yarıkları kullanmaktadır ve deprem olmaktadır

Mozambik: Dünya, yaşayan bir yaratıktır ve problemleri insanlarınki ile aynıdır Bazen yaratık ateşlenir ve üşür, biz de titrediğini hissederiz

Belçika: Dünya üzerinde yaşayan insanlar, aşırı günahkár oldukları zaman, Tanrı insanlara gezegenimizi çevreleyen havayı savurmak üzere kızgın bir melek gönderir Meydana gelen fırtınalar, Dünya'da bir dizi şok şeklinde hissedilen bir müzik tonu yaratır

Doğu Afrika: Büyük bir balık, üzerinde bir taş taşımaktadır Bir inek de o taşın üzerine oturmuştur ve Dünya da ineğin bir boynuzunun üzerinde dengelenmiştir İneğin boynu ağrıdığı zaman, Dünya'yı boynuzu ile fırlatıp diğer boynuzunda tutmaktadır Böylelikle de yer sallanmaktadır

Romanya: Dünya üç direk üzerinde durmaktadır Yardımseverlik, umut ve güven İnsanoğlu bu öğelerden birisini veya birkaçını kaybederse direklerin taşıma gücü azalır ve Dünya sallanır

Yeni Zelanda: Dünya adlı Anne'nin karnında bir çocuk vardır İsmi Genç Ru'dur Ru, ne zaman Dünya Anne'nin karnını tekmelerse o zaman Dünya sallanır

Kızılderililer: Birgün Chickasaw şefi, Choctaw prensesine aşık olmuş, şef çok yakışıklıymış, fakat ayağının birisi yamukmuş, bu yüzden de ismi Aksakayak'mış Daha sonra şef prensesi istemiş ve prensesinin babası reddetmiş Bunun üzerine şef ve ordusu prensesi kaçırmış ve hep birlikte evliliklerini kutlamaya başlamışlar Ama Büyük Ruh, çok sinirlenmiş ve ayağını yere hızla vurmuş Meydana gelen sarsıntı, Mississipi Nehri'nin taşmasına neden olmuş Böylece düğündeki herkes boğulmuş (Mississipi Nehri'nin yanındaki Aksakayak Gölü, 1812 yılındaki Yeni Madrid depreminden sonra oluşmuştur)

Batı Afrika: Dünya, büyük bir dağ ile bir devin arasındaki bir yatay bir disk şeklindedir Devin görevi, Dünya'yı, karısınınki ise gökyüzünü taşımaktır Dev karısına her sarılışında Dünya sallanır

Hindistan: Yedi tane yılan, gardiyan cennetin en alt noktasında, 7 odayı korumakla görevlendirilmiştir Bu gardiyanlar, aynı zamanda sırayla Dünya'yı tutmaktadırlar Gardiyanlar görevleri birbirlerinden devralırken Dünya sarsılmaktadır

Litvanya: Drebkuhls isimli bir Tanrı, cehennemde yürürken Dünya'yı da kollarında taşır Drebkuhls, ne zaman kötü bir gün geçirirse o zaman Tanrı'nın elleri yorulmaktadır ve Tanrı'nın taşıma gücü azaldığı için Dünya sallanmaktadır

Kolombiya: Dünya ilk oluştuğunda üç tane kalas üzerinde duruyormuş Fakat birgün Chibchacum isimli bir Tanrı, Bogota Ovası'nın sular altında kalmasının çok eğlenceli olacağını düşünmüş ve bir sel meydana getirmiş Bundan dolayı Chibchacum, Dünya'yı omuzunda taşımak üzere cezalandırılmış Sonra Chibchakum çok sinirli olmuş ve zaman zaman kızdığında Dünya'yı sallamaya başlamış

İskandinavya: Tanrı Loki, erkek kardeşinin ölümünden dolayı cezalandırılır ve yeraltındaki bir mağaraya kapatılır Kafasının üzerindeki bir yılan da, durmadan zehirini damlatır Loki'nin kız kardeşi de bir kapta bu zehiri toplar Zaman zaman kızkardeşi kabı boşaltmak üzere oradan ayrılır O durumda da zehir Loki'nin yüzüne damlar Zehir damlalarından kurtulmak için Loki eğilip kafasını oynattıkça yer sarsılır, deprem olur

Yunanistan: Aristotle ve William Shakespeare'e göre, Henry adlı oyunda, kuvvetli, vahşi rüzgárlar yeraltındaki mağaralarda tutulmaktadır Kaçmak için uğraştıklarında, verdikleri mücadele depremlere neden olurlarmış

Japonya: Japon Adalarını sırtında taşıyan büyük bir kedi balığı (ya da Namazu), denizin altında kıvrılmış halde durmaktadır Diğer taraftan Tanrı Daimyojin, kafasının üzerinde çok ağır bir taş olduğundan hareket edememektedir Bir ara Namazu hareket ederek Naimyojin'in dikkati dağılır ve yer sarsılır

Orta Amerika: Dünya, dört köşesinde dört Tanrı bulunan bir kare şeklindedir Yeryüzünde nüfus arttığında fazlalığı dökmek için bu kare alanı sallarlarmış










Hinduizm (Brahmancılık)

Hinduizm çok kapsamlı ve geniş bir dindir En üstte bulunan Realite'ye tapar ve bütün insanların er geç gerçeği fark edeceğini belirtir Ebedi bir cehennem ve lanetlenme diye bir şey yoktur Tek tanrıcılıktan tanrıya inanan düalizme kadar bütün ruhsal yolları kabul eder

Her varlık kendi yolunu seçmekte özgürdür; bunu ister duayla, ister inzivayla, ister meditasyonla yapar, isterse fedakârca davranışlarla Tapınaklarda tapınmaya, kutsal metinlere ve guru disiplini geleneğine önem verir Dinsel bayramlar, haç, kutsal ilahiler ve evlerde tapınak uygulanan geleneklerdir

Hindu yolunu sevgi, şiddetten kaçınma, iyi davranışlar ve doğruluk yasası tanımlar Bütün karmalar temizlenene, Tanrı fark edilene kadar her varlık yeniden bedenlenir Muhteşem kutsal tapınakların, Hindu evindeki huzur dolu dindarlığın, metafizik ve yoga bilimin önemi büyüktür

Hinduizm mistik bir dindir Bu dinde olan kişiyi iç varlığındaki Gerçeği kişisel olarak tecrübe etmeye, sonunda insan ile Tanrı'nın bir olduğu şuurun zirvesine ulaşmaya teşvik eder Hinduizm, dünyanın en eski dinidir Başlangıcı belli değildir ve kayıtlı tarihten öncesine kadar uzanır Belli bir kurucusu yoktur Mezhepleri: Saivizm, Sahtizm, Vişnaizm ve Smartizm'dir










Kızılbaşlık

Aleviliğin bir koludur Genellikle Anadolu Alevilerine verilen addır Ne zaman, kimce kurulduğu bilinmiyor Selçuklar döneminden bu yana bir inanç kurumu olarak yaygındır İsmail Sevafi'nin savaşta erlerinin giydikleri, Kızıl başlıktan ya da Uhud Savaşı'nda Peygamber'in yaralanması sonucu kanını gören Ali'nin sonraki bütün savaşlarda kızıl başlık giydiğinden kaynaklandığını söyleyenler varsa da kesin değildir Kızılbaşlık üç ilke üzerine kuruludur Adama muhabbet, deme muhabbet, nura muhabbet Kızılbaşlık On İki İmam inancına dayanır

Gitti Gidiyor..
16.08.07 10:42 Yazan: CERENiS

Hurufilik

Hurufilik, kimi araştırmacılara göre ayrı bir din, kimilerine göre bir mezheptir ya da yalnızca bir tarikattir Ne var ki tüm araştırmacılar Hurufiliğin harflere olan özel ilgisi üzerinde birleşirler Zaten bu akımın çeşitli yapıtlardaki tanımları doğrudan Hurufilikin bu niteliğini vurgulamaktadır Örneğin Orhan Hançerlioğlnun Felsefe Ansiklopedisinde Hurufilik, harflerden dinsel anlamlar çıkaran İran içrekçiliği (ezoterizmi) olarak tanımlanmaktadır Britannicada yer alan tanım da harf ve rakamların çeşitli yorumlanmaları üzerine kurulu bir inanç dizgesi biçimindedir Zaten huruf sözcüğü harf sözcüğünün çoğuludur Hurufilik, harflere olan özel eğilimi dışında, ikinci bir özelliği ile de ilgi çekmektedir, o da içrekçi yani batıni (ezoterik) oluşudur

Bu durumda Hurufilik olarak bilinen bu inanç akımını iki temel nitelik altında değerlendirmek gerekmektedir: Ezoterizm ve Harfler Harflerden dinsel anlamlar çıkaran her inanç akımı Hurufilik ile ilgili olmadığı gibi, ezoterik nitelikli akımların tümü harflerin anlamları ile ilgilenmez Hurufilik, bir yandan harfler ve harfler ile bağlantılı olarak rakamlarla ilgilenmekte, diğer yandan bunların yardımıyla ve bunlara dayanarak açıklanan, savunulan ezoterik inançları işlemektedir

Hurufiliğin Öncülleri

Harfler bizi doğrudan yazıya götürmektedir Harf ve rakamların yorumlanması ve aralarında çeşitli özel ilişkiler kurulması ve böylelikle görünen amaçlarının ötesinde anlamlandırılmaları tüm eski kültürlerde görülen ve neredeyse yazının tarihiyle aynı zamanda başlamış bir uğraştır

Bu çabanın ilk örneği Pythagorasın öğretiler dizgesinde bulunur Bu dizge, varoluş sorunlarının felsefi araştırması amacıyla oluşturulmuş bir inanç akımı çerçevesinde geliştirilmiş ve ünlü Pythagoras kuramı da bu dizgenin bir yan ürünü olarak ortaya çıkmıştır İÖ 500 yıllarında ortaya çıkan Pythagoras dizgesi, geliştirdiği müzik kuramı ile birlikte ele alınınca ses, dil, sayılar ve harfler aracılığıyla evreni açıklamayı amaçlayan bütüncül bir yapıya ulaşabilmiştir Kendisinden önce gelen Mısır, İran ve Hint tekniklerini kullandığı sanılan bu dizge, daha sonraki harfçilerin sık sık başvuracağı temel yöntemleri geliştirmiştir

Harfçiliğe tarihsel olarak ikinci örneği oluşturan Kabbala, Hurufiliğin amacına pek benzer bir amaç taşımakta, harf ve sayıların gizemini çözerek Tevratı yorumlamayı hedeflemektedir Kabbalanın yorumuna göre Tanrı kendisini belirli sayıda nitelik (Sefirot) biçiminde dışsallaştırarak evreni yaratmıştır Kabbalanın yaratılış ile ilgili bu savında yer alan hemen her unsuru, İslam ezoterizminde ve dolayısıyla Hurufilik ve onun etkisi altındaki Bektaşilikte benzer biçimde bulmak olanaklıdır

Harfçilik ve etkilerinin İslamda ne zaman ortaya çıktıkları konusu oldukça tartışmalıdır İslam harfçileri için uygun koşulları, Kuranda bazı surelerin başında birbirinden ayrı ve anlamsızmışçasına yer alan ve Huruf-u Mukattaa diye adlandırılan harfler sağlamıştır

Yaşar Nuri Öztürk, Tarihi Boyunca Bektaşilik adlı kitabında bu konuda şunları belirtmektedir: Şunu da söyleyelim ki, bu harf kümelerine muhtelif ve çoğu kez esrarlı manalar verme işi, sahabiler devrinde başlamıştırHatta Hz Alinin: Kuran Fatihadan, Fatiha Besmeleden, Besmele Ba harfinden ibarettir Bense o Ba harfinin altındaki noktayım sözü çok ünlüdür

İslamda Kutsal Metinlere harf düzeyinde yorum getirme çabasının ilk örneği X yüzyılda Hallac-ı Mansurda görülür Mansur, Kurana sözcük anlamlarına bakarak "Yorum" getiren (Tevil) Karmatilerin bir propogandacısıydı (Karmatilik, IX yüzyılda dinsellikle bağdaştırılmış, sosyo-ekonomik temelli ezoterik bir akımdır) Mansur, divanında ve Kitab al-Tavasin adlı eserinde harfler ve sayıların gizli anlamlarına değinen ilk İslam harfçisidir Evreni ve Tanrıyı insanda görmenin bir sonucu olarak ilk kez Enel-Hakk diyen Mansur olmuş ve bu sözü nedeniyle 922 yılında idam edilmiştir

İslamda harfçiliğin ikinci önemli örneğini Endülüslü düşünür Muhyiddin-i Arabi (1165-1240) oluşturur Endülüslü Yahudi düşünürlerin ve Kabbalacıların etkisinde kalarak El-Fütuhat El Mekkiye adlı yapıtında harfçiliğin bir çok örneğini sergilemiştir

Fazlullah Esterabadi

Geliştirilmiş harfçi teknikleri kullanan Hurufiliği bir inanç sistemi olarak kuran kişi Şihabuddin Fazlullah Esterabadidir 1340 Yılında doğan Fazlullah, genç yaşta teoloji ile ilgilenmeye başlamış, on sekiz yaşındayken tasavvufa yönelerek hacca gitmiştir Dönüşünde Harezme gelmiş ve bir süre burada kaldıktan sonra Tebrize geçmiştir Burada etrafına topladığı kişilerle yaptığı dini sohbetler sayesinde büyük saygınlık kazanmıştır 1386 Yılından başlayarak Isfahanda kendi sistemini yaymaya başlamış, daha sonra uzun bir süre için bir mağarada inzivaya çekilmiştir Bu dönemde kendisinin Mehdi olduğunu ileri sürmüştür Çevresinde yedi kişilik bir çekirdek kadro oluşturmuş, bu yedi kişinin çabaları sonucunda yeni inanç hızla yayılmaya başlamıştır Kısa sürede çeşitli toplumsal kesimlerden kişiler yeni akımın çevresinde toplanmaya başlamıştır

Fazlullahın kendi sistemini yaymaya çalıştığı ortam bu tür akımlar için pek elverişlidir Bu yöre Mazdeizm ve Karmatilik gibi bir çok ezoterik akıma kaynaklık etmiştir

Fazlullah hakkında bilgi içeren her kaynak, onun Tanrılığını ilan ettiğini söylemektedir Ancak bunu nasıl gerçekleştirdiğini belirtmemektedirler Bu ilan sadece Enel-Hakk biçiminde yapılmış olabilir Aynı yörelerde Hallac-ı Mansurun oldukça tanındığı dikkate alınırsa, en güçlü olasılık bu ilanın Enel-Hakk formülüne dayanmasıdır

Fazlullah, yarısı farsça ve yarısı da Esterabad lehçesi ile yazılmış olan Cavidan-ı Kabir adlı bir eser ile adının İskendername olması olası bulunan farsça bir manzume kaleme almıştır Ayrıca Arşname ve Muhabbetname adlı kitapları da vardır

Yeni sistemin yaygınlaşması egemen çevrelerde rahatsızlıklar yaratır Timurun oğullarından Miranşahın buyruğu ile Fazlullah tutuklanır ve hapsedilir 1394 Yılında Alıncak kalesinde öldürülür; cesedi ayaklarına bağlanan bir iple çekilerek ibret olsun diye dolaştırılır Fazlullahın çevresindekiler kovuşturmalara uğrar

Hurufi önderlerinden Ahmed Lurun 1427de Şahruha karşı bir suikast eylemine girişmesinden sonra, müritlerden bir çoğu yakalanıp öldürülmüş, hatta cesetleri bile yakılmıştır 1467de ise Karakoyunlu hükümdarı Cihanşaha karşı bizzat Fazlullahın kızının önderliğinde bir ayaklanma hareketi şiddetle bastıtılmış ve isyanın önderi beş yüz kadar taraftarı ile yakalanıp idam edilmiştir Bu olaylar üzerine Hurufiliğe bağlı kişiler bir çok ayrı yöne dağılarak, görüş ve inançlarını beraberlerinde götürmüşlerdir

Anadoluda ve Rumelide Hurufilik

Hurufilerin büyük çoğunluğunun Anadoluya sığındıkları biliniyor Özellikle Sivas, Eskişehir ve Batı Anadolunun bazı kent ve kasabaları kısa zamanda kimliklerini çok iyi gizleyen Hurufi propagandacılarla dolmuştur Hurufiler, buradan Rumeline geçerek Arnavutlukta, Filibe ve Varna gibi Balkan önemli kentlerinde eylemlerini sürdürdüler Bazı tasavvuf cemaatlerine sızarak, kendilerini gizlemeyi ve inançlarını yaymayı başardılar

Abdülbaki Gölpınarlı Hurufilik Metinleri Kataloguve Fadl Allah Hurufi adlı yapıtlarında Hurufiliğin Anadoluda Mir Şerif ve özellikle büyük Azeri ozanı İmadeddin Nesimi tarafından yayıldığını belirtiyor Gölpınarlı, Mir Şerif'in Anadolu'ya Fazlullahın eserleri başta olmak üzere bir çok Hurufi kitapları getirdiğini, Fazlullahın önde gelen halifelerinden Nesiminin geniş boyutlu bir propaganda yürüttüğünü, hatta bir ara Ankaraya kadar gelerek Hacı Bayram-ı Veli ile görüştüğünü söylüyor Anadoluda pek çok yer dolaşan ve uzun süre kalan Nesiminin bir çok kişiyi Hurufiliğe kazandırdığı kesindir Bu kişilerin sonradan sistemli ve etkin bir propaganda yürüttükleri, Fatih Sultan Mehmet döneminde Osmanlı sarayına kadar girmiş olmalarından anlaşılabilir

Taşköprülüzadenin Şakayık-ı Numaniye adlı eserine bakılacak olursa, Fazlullahın halifelerinden biri Edirnedeyken genç Fatihi etkileyecek kadar başarılı olmuş, hatta bazı müritleri ile saraya yerleşmiştir Durumdan oldukça rahatsız olan Veziriazam Mahmud Paşa ile müftü Molla Fahreddin-i Acemi, Hurufilerin Hulûl inancına (Tasavufta Hulûl, Tanrının yarattıklarında meydana çıktığına inanmak demektir) sahip oldukları konusunda genç Padişahı uyarabilmişlerdir Fatihin huzurunda yapılan bir tartışma sonunda Hurufilerin gerçekten Hulûl inancına sahip oldukları kanıtlanmış ve bunun üzerine Sultanın buyruğu ile Hurufiler tutuklanmış ve idam edilmişlerdir Edirnedeki Yeni Camide Fahreddin halkı Hurufiliğe karşı uyarmış, uygulamalarını ve inançlarını anlatmıştır

Bu olayla birlikte Osmanlı topraklarında Hurufilerin yüzyıllar boyunca sürecek kovuşturma ve cezalandırılmaları başlamış oldu XVI yüzyıla ait belgeler, özellikle Balkanlardaki çeşitli kentlerde sık sık Hurufi kovuşturmalarının yapıldığını, pek çok Hurufinin yakalanarak idam edildiklerini, cesetlerinin yakıldığını ortaya koymaktadır Bu kayıtlarda belirtilen kişilerin, doğrudan Hurufi olmasalar da, Hurufilikten etkilenen çeşitli inanç akımlarına bağlı kişiler oldukları kesindir

Bu akımlar arasında başta Kalenderiler gelmektedir Şiddetli ceza ve baskılara karşın, çeşitli tasavvuf çevrelerine bağlı olup, Hurufilik propagandasını yapan pek çok kişinin bulunduğu, özellikle XVI yüzyılda Balkanlarda tanınmış olan Otman Baba, Rafii ve Usuli gibi ozanların varlığı dikkati çekiyor Bu kişileri daha sonra yaşamış olan Hayreti, Muhiti, Yemini, Muhyiddin Abdal ve Arşigibi önde gelen Kalenderi ve Bektaşi ozanları izlemiştir

İshak Efendi Kaşif el-Esrar adlı kitabında, Fazlullahın halifelerinden Ali el-Alanın propaganda yapmak üzere Anadoluda etkinlik gösterdiğini, XV yüzyılın başlarında Bektaşi tekkelerine girdiğini ve Hacı Bektaşın fikirleriymiş gibi Fazlullahın düşüncelerini yaydığını belirtir Bu sav, Bektaşi fikirlerinde Hurufiliğin etkisinin bulunduğu göz önüne alınırsa, doğru kabul edilebilir Şiddetli kovuşturma ve baskı altındaki Hurufiler, Bektaşilerin arasında karışarak varlıklarını korumayı başarmışlardır

Gölpınarlıya göre, farklı namazları ve Fazlullahın öldürüldüğü Alıncak Kalesinde yapılan hac törenleri ile sıradışı uygulamaları olan Hurufilik, bir süre sonra bağımsızlığını yitirmiş, sonradan özellikle Alevi-Bektaşilere ve kısmen de diğer tarikatlere inançlarını aktararak tarihe karışmıştır

Hurufi İnançları

Hurufiliğe göre, varlığın özü sesten oluşur Evren, sesin ortaya çıkması ile var olmuştur Özü oluşturan ses, canlılarda eyleme dönük (bilfiil), cansızlarda gizilgüç (bilkuvve) olarak vardır Ses, canlılarda istem ve istekle ortaya çıkar

Tanrı gizli bir hazinedir (Kenz-i Mahfi) Tanrının ilk belirişi Söz (Kelam) ile olmuştur Söz ilk nedendir ve Tanrının soyut bir İç Konuşması (Kelam-ı Nefsi) niteliğindedir Kesin bir gerçek olarak görülen bu soyut söz, bazı öğelere ayrışır ve bu öğeler biçiminde dışsal bir nitelik kazanır Aslında sözün ayrıştığı bu öğeler Arap alfabesinin yani Kuranın 28 ve Fars alfabesinin 32 harfidir Söz bu dış öğeleri edinince, soyut durumunu yitirerek, Söylenmiş Söz (Kelam-ı Melfuz) biçimine dönüşür Söylenmiş sözün birleşik görüntülerinden duygu ve bilinç evreni meydana gelir Hurufiler, evrenin sonsuzluğuna ve sürekli döngüsel devinimine, bu devinimden doğal olayların oluştuğuna inanırlar

Tanrı, kendisini insanın yüzünde söz biçiminde görünür kılmıştır Sözün öğelerinin sayısal bir değeri vardır İnsan yüzündeki burun elif, burnun iki yanı lam, gözler de he harflerini verir Böylece insanın yüzünde simetrik yazılmış iki Allah sözcüğü ortaya çıkar İnsan yüzünde ayrıca çeşitli hatlar vardır: iki kaş, dört kirpik ve saçtan oluşan yedi çizgiye Ana Hatlar (Hutut-ı Ümmiye) denir ve her insan yüzünde bu çizgilerle doğar

Bu yedi çizginin dört öğe (ateş, su, hava ve toprak) ile çarpımı Arap alfabesinin 28 harfini verir Ayrıca erkeklerde ergenlikte ortaya çıkan yedi çizgi daha vardır Bunlar sağ ve sol yanlar ayrı ayrı sayılmak üzere iki sakal, iki bıyık, iki burun kılı ve bir çene altı kılı olarak toplam yediye ulaşır ve Baba Hatlar (Hutut-ı Ebiye) adını alır Böylece yetişkin bir erkeğin yüzündeki çizgilerin sayısı on dörde ulaşır Bu çizgilerin kendileri ve bulundukları yerler (Hal ve Mahal) olarak hesaplanması yine 28 harfi verir Fazlullah, bu sayıyı 32ye çıkartmış ve Fars alfabesindeki harf sayısına ulaştırmıştır

Bu konuda Hurufiler şöyle bir açıklama da yapmaktadırlar: Tanrının kendisini peygamberler aracılığı ile açıklaması aşamalar biçiminde olmuştur Evrenin temel öğeleri olan harflerin her peygambere giderek artan sayıda bildirilmesi doğaldır Nitekim Ademe 9, İbrahime 14, Musaya 22, İsaya 24, Muhammede 28 ve son peygamber olan Fazlullaha 32 harf malum olmuştur Bu peygamberlerden son dördüne bildirilen öğelerin sayısı, her birine indirilen kitapların yazılmış oldukları dilin alfabesindeki harf sayısı kadardır Bunlar İbranicede 22, Yunancada 24, Arapçada 28 ve Farsçada 32dir Bu aşamalar nedeniyle son peygamber Fazlullahın kendisinden önceki peygamberlerin bildikleri herşeyin anlamını çözecek anahtara sahip bulunduğu aşikardır

Kuranın gizi 29 surenin başlarında bulunan Huruf-u Mukattaada gizlidir Bu harfler yinelenmelerin sayılmaması durumunda 14 tanedir (elif, lam, re, kaf, hı, ye, ayın, sad, te, sin, he, mim, kef, nun) ve bunlar anlamı açık ve kesin (Muhkemat) olarak kabul edilirler Arap alfabesinin kalan 11 harfi ise anlamı belirsiz ve yorumlamaya açık (Müteşabih) biçimde değerlendirilirler Asıl Tanrı sözü, Muhkemattan oluşan 14 harftir ve bunlar kendilerini insanın yüzünde gösterirler

Hurufilere göre evrenin üç temel dönemi vardır: peygamberlik (Nübüvvet), imamlık (İmamet) ve tanrılık (Uluhiyet) Peygamberlik dönemi Adem ile başlamış ve Muhammedde sonra ermiştir İmamlık dönemi Ali ile başlamış ve on birinci imam Hasan Askeri ile bitmiştir Fazlullah ile tanrılık dönemi başlamıştır Tüm peygamberler Mehdi olan Fazlullahın habercisi ve müjdecisidirler Fazlullahtan sonra gelecek olan Yetkin İnsan (İnsan-ı Kamil) Fazlullaha uymak zorundadır

Fazlullah, Musevilerin beklediği Mesih, Hıristiyanlar ve Müslümanların gökten inaceğine inandıkları İsadır Fazlullah, gökten inmiş ve kıyamet kopmuştur, dünya ahiret bir olmuştur Bu nedenle ahiret yoktur Gerçek ortaya çıkmış ve tüm dinsel yükümlülükler kalkmıştır Böylece Hurufiler tüm ibadetleri harfler ile yorumlayarak iptal ederler ya da değişik biçimde uygularlar Örneğin hac, Fazlullahın öldürüldüğü yeri ziyaret etmektir Şeytan taşlama ise, Fazlullahı öldüren ve Maran Şah (Yılanlar Şahı) dedikleri Timurun oğlu Miranşahın yaptırdığı Senceriye Kalesini taşlamaktır



16.08.07 10:42 Yazan: CERENiS
Hurufilik - devam

Hurufilik - devam


Hurufilik ve Bektaşilik

Bektaşi düşüncesine hızla etki eden Hurufilik nedeniyle, bazı araştırmacılar XV yüzyıldan başlayarak Bektaşilikin bozulduğunu ileri sürmüşlerdir Onlara göre Hurufilik hileli yöntemlerle, örneğin Hurufilik görüşlerini Hacı Bektaşın görüşleriymiş gibi savunarak, Bektaşi tarikatında etkin olmuştur

Oysa Çamuroğlu'na göre, Bektaşilik Anadoluya Hacı Bektaş ile birlikte adım attığında Aleviler zaten çoktan bu topraklardadırlar Aleviler, bir heterodoks derviş olan Hacı Bektaşı çeşitliliği barındırma potansiyeline sahip olan bünyeleri sayesinde özümsemişler ve onu bir önder olarak tanımışlardır Bu bakımdan, Anadoluda heterodoksi denilince akla hemen Alevi-Bektaşi geleneği gelmektedir Bu gelenek, çeşitliliği özümsemesi ve hoşgörülü yapısı nedeniyle bir çok farklı heterodoks zümreyi de içinde barındırmış ve tüm ezoterik düşüncelerin Anadoludaki sığınağı olmuştur

Tümü farklı düşünce ve uygulamalara sahip olan Kalenderi, Haydari, Hurufi, Torlak gibi akımlara bağlı olanlar bu geniş yelpazeye katılmış, kendi bağımsız varlıklarını feda ederek, Alevi-Bektaşi toplumsal olgusuna kendilerine özgü renkler katmışlardır Alevi-Bektaşiler bu durumda bir bozulma görmezler, zira inançları değişime açıktır Tam tersine bu durum onlar için bir zenginleşme yoludur

Sonuç

1376 Yılından başlayarak Isfahanda başlayan Hurufiliğin, her türlü baskıya karşın, inanılmaz bir hızla Osmanlı topraklarına yayılmasının ve etkili olmasının nedenleri çok yönlüdür Şiddetli baskı ve zulme karşın hızla gelişen ve yayılan bu inanç sisteminin gelişim nedenleri, hem içinde büyüdüğü toplumsal yapının özelliklerine, hem de kendi içerik ve dinamiğine bağlı olmalıdır

Hurufilik öncelikle ezoterik bir inanç sistemidir Dinlerin İçrek (Batın) anlamlarıyla anlaşılması gerektiğini ve bunun da ancak özgür Yorumlama (Tevil) ile gerçekleşebileceğini ileri sürmektedir Hurufilik, ezoterik yaklaşımlar arasında, kentli nüfusa en fazla hitap edenlerden biridir O döneme kadar kentlerde pek görülmeyen ezoterik yaklaşımın Hurufilikle birlikte hızla kentleri de etkisi altına aldığı görülür

Ortodoks İslamın simgesel evreni ve kültürü, o güne dek düşünce üretimine kentlerdeki medreseler ve yazılı belgeler yoluyla egemen olmuştur Hurufilik, yorumlama yoluyla, yüzyıllardır sarsılmaz olduğu sanılan yazı ve kutsal metinlerin egemenliğini yıkmaya koyulur Harfleri konuşturur İnsanı kağıda yazılmış olanın üzerine çıkartır Belge ve kayıtlara güvenen ortodoks sistemin kutsal metinleri, harflere getirilen keyfi yorumlarla kuru yapraklar gibi savrulmaya başlar Osmanlıların ele geçirdiği kentlere doğru akan heterodoks dervişler, yıllar öncesinden kentlerde yer bulmuş bir Hıristiyan heteroks geleneği ile karşılaşır Bu geleneğin en etkin temsilcisi Bogomillerdir

Biri yazılı İncilin, diğeri yazılı Kuranın kalıplarına karşı mücadele eden iki farklı dinin heterodoks akımları doğal olarak yakın ilişkiler kurarlar İslam heterodoksisi Hurufilik olmasaydı bu ilişkiyi kurmakta pek zorlanacaktı Öncelikle Fazlullahın kendisini Mesih ilan etmesi bu ilişkinin kurulmasında etkin olmuştur

Fazlullahın yazdığı Cavidan adlı yapıtın Firişteoğlu tarafından Aşıkname adıyla yapılan çevirisinde sık sık Yuhanna İncilinden alıntılar yer alamaktadır On iki imamla on iki havari arasında paralellik kurulmakta, İsrailin on iki kabilesine göndermeler yapılmaktadır Anadolu heteroksisi Rumeline geçerken de Hurufilikten fazlasıyla yararlanır Sonradan Bektaşilik incelenirken Hurufi etkilerinin en yoğun olarak Rumeli ve Arnavutluk Bektaşilerinde görülmesi, Hurufiliğin oynadığı rolün ne denli önemli olduğunu gösterir

Anadolunun heterodoks İslamı ya da tüm Osmanlı topraklarında İslamın egemen olduğu simgesel evren içinde yaşayan heterodoksi, Hurufilik sayesinde, aynı topraklarda yaşayan diğer kültürlerden halkları, uzlaştırıcı çatısı altında toplama yeteneğini geliştirerek daha olgun bir biçim kazanmıştır


16.08.07 10:44 Yazan: CERENiS

Nuh Peygamber

Her şey, Sir Leonard Wooley isimli amatör bir İngiliz arkeoloğun Mezopotamya'da yaptığı kazılar sırasında başlamıştı Ele geçen bulgular, o güne kadar bir efsane gözüyle bakılan Nuh Tufanıyla bağlantılıydı Batı insanı çok haklı sebeplerden dolayı Kitab-ı Mukaddes'i güvenilir bir kitap olarak saymadığı için bu kitapta anlatılan Tufan olayını da mitolojik bir hikaye olarak değerlendirmekteydi Ama Wooley'in araştırması bu inancın yanlışlığını ortaya koyuyordu Özellikle sevinenler Hıristiyan ve Yahudi din adamları oldular Derhal heyetler oluşturulup çalışmalara başlanıldı

Bu arada dünyanın her tarafında yapılan araştırmalar, Tufan'ın hemen bütün toplumların efsanelerinde yer aldığını gösterdi Asya'da 13, Avrupa'da 4, Amerika'da 37, Avustralya ve Okyanusya adalarında ise 9 adet Tufan efsanesi tespit edilmişti Bunların en şaşırtıcısı da Hopi kızılderililerine ait olanıydı Denizden çok uzakta, Kuzey Amerika'nın güney batısında yaşayan Hopilerin destanlarında kabaran suların ülkelerini baştan başa kapladığı, dağların tepelerine kadar yükseldiği ve yeryüzündeki canlıları yok ettiği anlatılıyordu Amerika'nın eski sahiplerinden olan Azteklerin destanlarında ise Tufan'ın süresi bile veriliyordu Bütün bunlar, insanlık tarihinin hemen hemen başlarında meydana geldiğini gösterir

Sir Leonard Wooley'in bulduğu izler, Nuh Tufanı değildi elbette Mezopotamya ve çevresinin zaman zaman yaşadıkları büyük çaplı su baskınlarından birinin iziydi Öte yandan, arkeolojik araştırmalarda ele geçen bulgular büyük bir tufanın yaşandığını ortaya koyuyordu Bunun yanısıra bulunan her parça Tevrat'ın tahrif edildiğini, Kur'ân-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerin doğruluğunu teyid ediyordu Gerçekten Kitab-ı Mukaddes öylesine tahrif edilmiş, olaylar öylesine birbirine karıştırılmıştı ki Nuh aleyhisselam adeta iki ayrı tufanı yaşayan bir peygamber durumunda resmedilmiştir Bu acımasız tahrifat, ileride göreceğimiz gibi hala devam etmektedir

NUH KAVMİ

Kur'ân-ı Kerim, Tufan'ı Nuh aleyhisselamın etrafında gelişen bir olay olarak bildirmektedir Hazret-i Nuh, alabildiğine dejenere olmuş bir kavme peygamber olarak gönderilmiştir Bu topluluk putlara tapınır, insanlara zulmeder ve kötülüğün her türlüsünü açıkça işlerdi Nuh aleyhisselam yüzyıllar süren mücadelesine rağmen onlardan çok azını Allahü Tealanın varlığına ve birliğine inandırabilmişti

Fahreddin-i Râzî hazretlerinin bildirdiğine göre yola gelmemelerinin üç sebebi vardı; "Birincisi; kendi aralarından çıkmış bir fani insana peygamberlik makamını yakıştıramamışlardı İkincisi; Nuh aleyhisselama inanan insanlar, hayat seviyeleri düşük, fakir insanlardan oluşuyordu Eğer Nuh aleyhisselam gerçekten peygamber olsaydı, kendisine zenginler ve kavmin ileri gelenleri bağlanırlardı Üçüncüsü ise; onlara göre kavmin ileri gelenlerin zengin ve kudretli olmaları zeki kişiliklerinden kaynaklanıyordu Bu sebeple fakir kişiler aptaldı ve muhatap alınmaya değmezdi"

Bu kavmin ne zaman yaşadığı bilinmemektedir Elimizde bu kavimle ilgili iki önemli ipucu vardır ki bunlardan birisi Nuh aleyhisselamla ilgili Kur'ân-ı Kerim'de verilen süre ve Gemi'nin Cûdî dağına oturması haberidir Geminin, sonrakilere ibret olarak bırakıldığını biliyoruz Bulunduğunda yaşı tespit edilebilecek ve böylece Nuh kavminin hangi zaman diliminde yaşadığı öğrenilebilecektir Nuh aleyhisselamın ömrü ise, eğer o dönemin zaman anlayışına bir atıf yapmıyorsa insanlığın, bilinenden çok eski dönemlerinde yaşadıklarını gösterir

Gelelim efsanelere Bütün kavimlerde en eski arkeolojik bulgularda bile Tufan'dan efsanevi olarak bahsedilmektedir Bu bulguların en eskisi MÖ 6 bin sene öncesine ait olmasına rağmen bile yine de efsane olarak görmekteyiz Bu da, Nuh kavminin tahminlerden çok çok önceki devirlerde yaşadığını göstermektedir Şüphesiz Ayet-i Kerimelerde pek çok işaretler var ama işin erbabının konuya eğilmesiyle anlaşılacaktır

İLK PUTÇULUK

İnsanlığın ilk devirlerinde, sanıldığı gibi insanlar putperest değillerdi Saf ve duru bir yaratıcı inançları vardı Zamanla bu inanış dejenere olmuştu Hazret-i Âdem'den Hazret-i Nuh'a kadar olan dönemde putperestlik yaygın değildi Ancak, Nuh kavminde işler değişti Bu kavmin dindarlıkta temayüz etmiş; Vedd, Suva, Yeğus, Yeuk ve Nesr isminde beş önemli şahıs vardı Bunlar bin nakle göre İdris aleyhisselamın eshabıydılar

Birbiri ardınca vefat etmeleri büyük üzüntü meydana getirdi Geride kalanlar da onların hatırasını canlı tutmak amacıyla onlara benzeyen beş heykel yaptılar Zaman zaman heykelleri ziyaret eder, o Sâlih insanların nasihatlerini birbirlerine anlatırlardı Ne var ki bir kaç nesil sonra gelenler, söz konusu heykelleri putlaştırarak Tanrı ilan ettiler Artık putperestlik bu topluluğun resmi dini olmuştu İnanç sapkınlığı ahlaki ve sosyal çözülmeyi de beraberinde getirince Allahü Teala Nuh aleyhisselamı peygamber olarak onlara gönderdi

PEYGAMBERLİĞİ

Nuh aleyhisselam işte bu topluluğun içinde doğmuş ve yetişmiş birisiydi O, yeryüzüne gönderilmiş ilk Resuldür Gerçi peygamberlik müessesesinden haberdar olan ve kendilerini ibadete verip peygamberlik beklentisinde olanlar vardı Fakat bu şerefin bir rivayete göre marangoz olan ve mütevazi bir hayat süren Nuh aleyhisselama verilmesi, ilahi gayeyi kavrayamayan o insanları da tepkiye sürükledi Bununla da kalmayarak putperestlerin safına geçmişlerdi Öyle ki hanımı ve öz oğlu da Nuh aleyhisselama inanmıyorlar ve onu yalancılıkla itham ediyorlardı

Böylece tüm halk Nuh aleyhisselamı yalanlamakla kalmıyor, onu horluyorlardı Çocuklara taşlatıyorlar, Nuh aleyhisselamı dövdürüyorlardı Bu topluluğun içinde bulunan ve Hazret-i Nuh'a inanan 80 kadar mümine de çeşitli işkencelerde bulunuyorlardı Böyle davrandıkları takdirde ilahi gazapla karşılaşacakları ihtar edildiğinde ise; "Bunca senedir seni yalanladığımız halde herhangi bir azap gelmediğine göre sen yalancının birisin Madem ısrar ediyorsun, korkuttuğun azabı getir" diye açıkça meydan okuyorlardı

Nuh aleyhisselam, peygamberliğin verdiği engin şefkat ve merhametle mütecavizleri yatıştırmaya çalışıyor, "Allahü Teala dilerse o azabı başınıza getirir Siz bu konuda Rabbimi engelleyemezsiniz Yine onun izni olmadan, size ne kadar nasihat etsem de faydasızdır O sizin Rabbinizdir Mutlaka ona döneceksiniz" diye nasihat ediyordu

Nuh aleyhisselamı davasından vazgeçiremeyeceklerini anlayan topluluk, bu sefer işi öldürme tehtidine kadar vardırdı Artık iyice artan baskılar karşısında Hazret-i Nuh Rabbine yalvardı; "Rabbim, yeryüzünde inkarcı bırakma Doğrusu bu inkarcıların, sana inanan bir avuç insanı da yoldan çıkarmasından korkuyorum Rabbim, beni, annemi, babamı ve sana inanan erkek ve kadınları bağışla Yalnızca zalimleri yok et"

GEMİNİN İNŞASI

Yapılan duaların akabinde Allahü Teala'nın emirleri gelir; "Ey Nuh, önceden sana iman edenlerden başka, kavminden hiç kimse iman etmeyecek O halde sana yapılanlara kederlenme Bizim vahyimizle bir gemi yap Zulmedenler hakkında da şefkate kapılıp azabın kaldırılması için sakın dua etme Çünkü onlar suda boğulacaklardır"

Bu emirler üzerine, Nuh aleyhisselam hemen harekete geçer O zamana kadar görülmemiş boyutlarda olan geminin planlarını bizzat Cebrâil aleyhisselam bildiriyor, Nuh aleyhisselam da kendisine iman edenlerle beraber gemiyi inşa ediyordu Kur'ân-ı Kerim'in buyurduğu şekliyle gemi; elvahlı ve düsurlu idi Elvah; levhin çoğuludur Levh de tahta gibi yassı şeylere verilen isimdir Düsur ise; disarın çoğuludur Geminin parçalarını birbirine bağlayan nesne (çivi, halat, perçin vb) anlamlarına gelmektedir Müfessirler bu bilgilerden geminin, birbirine raptedilmiş tahta plakalardan inşa edildiğini söylemişlerdir

Geminin inşası hızla sürerken putperest topluluk müminlerle alay ediyorlardı Bu kadar büyük bir geminin yüzemeyeceğini iddia ediyorlardı Bununla da kalmayıp geceleri geminin içine girip ihtiyaçları gidermek suretiyle pisletiyorlardı

Çalışmaların tamamlanmasından sonra, ilahi bir işaret olmak üzere "tennûr, faryâb etmeye başladı" Tennûr; fırın, ocak anlamına gelmektedir Cevâlikî ve Sa'lebî'ye göre ekmek pişirmek için yerde açılmış ve çamurla sıvanmış, içi ateş dolu olan yerdir İslam alimleri Hazret-i Havvâ'nın ekmek pişirmek için kullandığı fırını da tennur olarak isimlendirmişlerdir Faryâb ise; kuvvetle, şiddetle kaynamak anlamına gelmektedir Tennûr'un şiddetle kaynaması atmosferik bir dizi hadisenin başladığına işaretti İlim adamları, göğün boşalabilmesi için çok ani ve muazzam ısı değişikliklerinin olması gerektiğini söylerler Belki de bölgedeki yanardağlar aniden faaliyete geçerek atmosferdeki bu ısı değişikliğini meydana getirmişti

İşaret alınınca; "Her cinsten birer çifti ve inkarcılar müstesna inanan insanları gemiye bindir" mealindeki ilahi emir geldi Nuh aleyhisselam bu emri süratle yerine getirdi; "Binin gemiye, onun yüzmesi de, durması da Allahü Tealanın adıyladır" Gemiye biniş sona erince olaylar birbiri ardınca gelişiverdi Bu durum Kur'ân-ı Kerim'de şöyle anlatılmaktadır; "Bunun üzerine biz de gök kapılarını boşanan sularla açtık Yeryüzünde kaynaklar fışkırttık Her iki su, belirtilen bir ölçüye göre birleşti Ardından gemi, Allahü Teala'nın korumasında dağlar gibi dalgaların arasında akıp gitti"

Bu korkunç olay, kesin olarak bilinmeyen bir zaman ve kapsamda, Allahü Teala'nın takdir ettiği sürece devam etti İslam alimleri bu sürenin 6 ay civarında olduğunu bildirmişlerdir Neticede, gemidekiler kurtulurken, geriye kalan tüm insanlar helak oldular Nihayet; "Ey arz suyunu yut, ey gök sen de yağmurunu tut" emri geldi Böylece sular çekildi Gemi Cûdî'ye oturdu Kur'ân-ı Kerim'de Tufan ve geminin izlerinin sonraki nesiller için saklandığı belirtilmekte ve "Buna rağmen ibret alan var mı?" buyurulmaktadır

Tufan'ın bir bölgeyi mi, yoksa bütün Dünya'yı mı kapladığı konusunda tereddüt vardır Bazı alimler Kur'ân-ı Kerim'de geçen; "Biz Nuh'u kendi kavmine gönderdik" ilahi sözünü delil göstererek bir bölgede olduğuna işaret etmişlerdir Ancak bazı alimler de; "Tufan, Kur'ân-ı Kerim'de mutlak olarak zikredilmiştir Arabi dil kaidelerine göre böyle mutlak ve kayıtsız söylenen ifadelerle o şeyin kemali kastedilir Dolayısıyla Tufan bütün dünyayı kaplamıştır" demişlerdir

TUFANIN İZLERİ

Bu bilgilerden sonra başlangıç noktamıza dönelim İngiliz arkeolog Sir Leonard Wooley, 1922-1929 yılları arasında, Mezopotamya'nın antik şehirlerinden Ur'da uzun kazılar yaptı Wooley ve ekibi, büyük başarılar göstererek MÖ 4 bin yılından kalma kral mezarlarını ortaya çıkardılar Mezopotamya tarihinin öğrenilmesinde dönüm noktası olan bu çalışmalar sırasında arkeolojik değeri çok yüksek kap, kaçak, miğfer, silah vs yanında Tufan'dan önceki kralların listesini ihtiva eden kil tabletler de bulundu O zamana kadar kral listeleri mitolojik olarak görülüyordu

Tabletlerin bulunmasından sonra, Wooley vakit kaybetmeden aynı yerde kazılara devam etti Ne var ki 12 metre daha derine inildiğinde izler tamamen kesilmişti Tarihi hiçbir bulguya rastlanmıyordu Bu arada toprağın yapısı incelendiğinde tuhaf bir şeyle karşılaşıldı Zemin tamamen balçıkla kaplıydı, fakat bu kadar derinlikte saf balçığın ne işi vardı? Üstelik kazı çukurunun dibi, denizden çok uzakta ve nehir seviyesinden de bir kaç metre daha yukarıdaydı Hiçbir arkeolog tatmin edici cevabı bulamamıştı

Wooley kazıyı devam ettirdi ve daha aşağılara indi Derken 3 metreden fazla derinlik tutan balçık tabakası birden bire kesildi Şimdi normal toprak tabakalarına gelindiği düşünülebilirdi ama hayır, zımpara taşlarına ve kap-kacak gibi eşyalara rastlanılmıştı yeniden Demek oluyordu ki bu çok eski medeniyetin üzerini 3 metrelik balçık tabakası örtmüş, en üstte de Ur medeniyeti yeşermişti

Balçığın sebebi ve kapladığı sahayı öğrenebilmek için civar bölgelerde bir dizi kazı daha yapıldı İlk çukurdan 300 metre uzakta açılan ikinci çukurda da aynı sonuç elde edildi Wooley, bu sefer de yüksekçe bir tepeyi kazdırdı Sonuç değişmemişti, Böylece, balçık yığılmasının, ancak çok kuvvetli bir su baskını, yani Tufan'ın eseri olabileceğine dair rapor hazırlandı ve bütün dünyada heyecanlı yankılar doğdu Bu arada bazı çevreler su baskınının dar bir çevrede yaşandığını ileri sürmüşlerdi ama yeni kazılar, onların iddiasını iflas ettirdi Şuruppak kralı Ubartutu zamanında bölgenin bütünüyle korkunç bir felakete uğradığı ve kültür izlerinin tamamiyle gömüldüğü açıkça anlaşılıyordu

Tufanla ilgili olarak Mezopotamya dışında etraflıca bir çalışma yapılmadığından, su baskınının nerelere kadar uzandığını tam olarak bilemiyoruz Tahmin edilen mıntıka, Basra körfezinin kuzeybatısında, 400 mil uzunluğunda ve 100 mil genişliğinde bir sahadır Olayın tarihi ise, MÖ 4 binden çok önceki yüzyıllardır Bu tufan bildiğimiz Nuh tufanı değildi elbette Ama bu bile, geniş çaplı bir su baskınının neler yapabileceğini göstermesi bakımından önemlidir

Öte yandan yapılan jeolojik araştırmalar, mahiyeti bilinemeyen sebeplerden dolayı dünyamızın yer yer bir kaç defa suya gömüldüğünü gösteriyor Miami Üniversitesi'nden jeokimyacı Jerry Stip'e göre, dünyanın yaşadığı en müthiş su baskını, günümüzden yaklaşık 11,600 sene önce olmuştur Ancak bütün bu bulgular Nuh aleyhisselam zamanındaki tufana ait midir bilinememektedir

Mezopotamya dışında yapılacak kazıların bizi sonuca daha fazla yaklaştıracağı muhakkaktır Özellikle Hazret-i Nuh'un inşa ettiği geminin kalıntıları ortaya çıkarılabilirse Tufan!ın ne zaman meydana geldiğini öğrenmemiz mümkün olacaktır


16.08.07 10:45 Yazan: CERENiS

Yusuf Peygamber

Kur'ân-ı Kerim'in 111 ayetten müteşekkil olan 12 suresi, Yusuf aleyhisselamın hayatını anlatmaktadır Allahü Teala Yusuf aleyhisselama ait bu kısayı "ahsenu'l kasas/kıssaların en güzeli şeklinde vasıflandırmıştır Yusuf aleyhisselam, Hazret-i Yakub'un oğludur Dedesi Hazret-i İshak, babasının amcası Hazret-i İsmail, büyük dedesi ise Hazret-i İbrahim'dir Hem kendisi, hem de ataları Efendimizin bir hadis-i şeriflerinde "el Kerim/keremli" sıfatı ile yadedilmişlerdir Her peygamber gibi sıkıntı ve belalarla imtihan edilmiş ve çektiği acı ve ızdıraplardan sonra günün birinde kendisine risalet verilmiştir

Babası tarafından Yusuf aleyhisselama gösterilen ilgiyi kıskanan diğer kardeşleri bir komplo hazırlarlar Önce bir bahaneyle öldürmek isterler Ancak daha sonra bir kuyuya atmaya karar verirler Babalarının istememesine rağmen zorla razı ederek Hazret-i Yusuf'u gezintiye götürürler ve bir kuyuya bırakırlar Bir süre sonra oradan geçen bir ticaret kervanı tarafından çıkarılır ve Mısır hükümdarının yüksek rütbeli memurlarından birine bir kaç dirheme satılır

Aradan yıllar geçer Hazret-i Yusuf bütün güzelliğiyle Mısır'da nam yapmıştır Onun bu yakışıklılığı takat getirilemeyecek bir baskıya maruz kalmasına neden olur Baskıyı yapan da Hazret-i Yusuf'un köle olarak bulunduğu evin sahibesi Zeliha'dır Hazret-i Yusuf'un dayanılmaz cazibesinin yanısıra, kocasının iktidarsız ve kendisinin bakire olması, Mısır sosyetesini oluşturan kadınların kışkırtmasıyla Hazreti Yusuf'u taciz eder Hazret-i Yusuf kapıya doğru kaçarken kadının kocasıyla burun buruna gelirler Mesele anlaşılır ancak suçlunun kim olduğu merak edilir Kadın tarafından birisi; "Eğer gömleği önden yırtılmışsa kadın doğru söylemiş demektir Değilse, arkadan yırtılmışsa, erkek doğru söylemiştir" diye şahidlik eder Kocası, gömleğin arkadan yırtılmış olduğunu görünce Hazreti Yusuf'un suçsuz olduğu anlaşılır

Yusuf aleyhisselam hiç kimseye bir şey anmasa da olay şehirde süratle duyulur Rahatsızlık verici boyutlara ulaşır Devlet otoritesini sarsıcı bir hal alır Hazret-i Yusuf, suçsuz olduğu bilindiği halde hapse atılır Fakat zindan onun için bambaşka bir aleme açılan kapı olur Burada peygamberlikle şereflenir ve İslamı tebliğe başlar Güneş görmeyen bu karanlık yerde ibadetlerini aksatmamak için o güne kadar yapılmamış yeni bir "zaman tespit aracı" yapar Zindan bir medrese halini alır

En azılı suçlular bile onun tebliğiyle hidayete ererler Burada bir kaç sene kalır Kendisiyle birlikte hapse giren iki kişinin rüyasını yorumlar Bu kişiler, Mısır hükümdarının yakın hizmetinde bulunan kimselerdir Hazret-i Yusuf'un yaptığı yoruma göre biri kurtulacaktır, diğeri ise asılacaktır Gerçekten de biri asılır, diğeri kurtulur Kurtulacağını tahmin ettiği kişiye; "Beni Efendinin yanında an" demesine rağmen şeytan unutturur Hazret-i Yusuf bu sebeple bir kaç yıl hapiste kalır

Köleliği bir rüya ile başlamıştı Sultanlığı da bir rüya ile başlar Ama bu sefer rüyayı gören Mısır Melikidir Birgün maiyyetine; "Yedi zayıf ineğin yedi semiz ineği yediğini, yedi başlı başak ve bir o kadar da kurumuş başak görüyorum Bu rüyayı yorumlayabilecek kimse varsa söylesin" dese de kimse yorumlayamaz Nice zaman sonra hapisteki iki kişiden kurtulmuş olanı bu rüya sebebiyle Hazret-i Yusuf'u hatırlar ve hükümdara bahseder İzin alarak zindana gider ve rüyayı anlatır Ondan yorumlamasını ister Yusuf aleyhisselamın yorumu şöyledir; "Yedi sene boyunca ekip biçtiğiniz ekinin yediğinizden artanını başaklarında bırakın Sonra bunun ardından yedi kurak yıl gelir Tohumluk için saklayacağınız az miktar hariç, önceden biriktirdiklerinizi yiyip götürür Sonra bunun arkasından da bir yıl gelecek, insanlar sıkıntıdan kurtarılıp bereketlendirilecekler"

Hükümdar, yorumu duyunca çok beğenir Yusuf aleyhisselamı hapisten kurtararak onu maliye bakanlığına getirir Doğruluğu, iffeti ve müşfik idaresiyle kısa zamanda bütün Mısır'ın sevgilisi olur Bir yandan dev bir ülkenin maliyesini idare ederken diğer taraftan Peygamberlik görevini ifa eder Nihayet beklenen uzun kıtlık yılları gelir Hazret-i Yusuf'un aldığı tedbirler sayesinde, civar ülkeler kavrulurken Mısırlılar kıtlık yüzü görmezler Hatta zahiresiz kalan komşu toprakların insanları, peşpeşe kervanlarını Mısır'a yollarlar Hiçbiri boş olarak çevrilmez İşte bu kervanlardan birinde, Yusuf aleyhisselamı babasından ayırıp kuyuya atan kardeşleri de vardır Kardeşler Hazreti Yusuf'u tanımazlar Bir dizi olaydan sonra Hazreti Yusuf kendisini tanıtır ve babasını da Mısır'a davet eder

Mısır Meliki, nereye yerleşecekleri konusunda onları serbest bırakır Yusuf aleyhisselam aile fertlerinin Casan (Goşen) bölgesine yerleştirilmelerini ister Zira tevhid akidesine bağlı ailesinin, Mısır'ın çarpık yapısından mümkün mertebe uzak kalmalarını ve gelecek nesillerin de küfürden korunmalarını arzu etmektedir Yakub aleyhisselam Mısır'a yerleştikten sonra 17 sene daha huzur içerisinde yaşar ve vefat eder O da evlatlarının Mısır'da tevhid akidesini terketmelerinden korkmaktadır Son anlarında etrafına topladığı çocuklarına, daha önce dedesi İbrahim aleyhisselamın yaptığı vasiyeti tekrar ederek; "Oğullarım, Allah size dinini seçti Siz de ona teslim olmuş olarak can verin" Sonra sorar; "Benim vefatımdan sonra kime kulluk edeceksiniz?" Oğulları cevap verirler; "Senin Rabbine ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın Rabbi olan bir Allah'a kulluk edeceğiz Bizler ona teslim olmuşuzdur"

Babasının vefatında Yusuf aleyhisselam 56 yaşındadır ve daha uzun seneler yaşayıp 110 yaşında vefat eder İsrâiloğulları onun döneminde Mısır'da seçkin bir sınıf olarak yaşarlar Zamanındaki hükümdar Yusuf aleyhisselama tabi olup devlet işlerini ona bırakmıştır Önce Melik vefat eder, sonra da Yusuf aleyhisselam Vefatından hemen önceki yakarışı şöyledir; "Rabbim, bana hükümranlık verdin, rüyaların tabirini öğrettin Ey göklerin ve yerin yaratanı; dünyada ve ahirette koruyanım sensin Benim canımı Müslüman olarak al ve iyilere kat" Sonra gelen yöneticiler İsrâiloğullarını hor görmeye başlarlar Ta ki; Musâ aleyhisselam peygamber olarak vazifeye başlayana kadar bu durum devam eder

YAŞADIĞI DÖNEM

Mısır, insanlık tarihinin en eski medeniyet merkezlerinden biridir Kur'ân-ı Kerim, hiçbir toplumun peygambersiz bırakılmadığını bildirmektedir Hatta bazı toplumlara aynı anda birden fazla peygamber gönderildiği de bilinmektedir Mısır gibi bir medeniyet merkezinin de bundan mahrum kaldığı düşünülemez Fakat Kur'ân-ı Kerim, Mısıra gönderilmiş peygamberlerden ilk olarak Yusuf aleyhisselamdan bahseder Her ne kadar açıkça bir tarihleme yapmasa da yaşadığı döneme ait bazı ipuçlarını en ince detaylarına kadar verir Kur'ân-ı Kerim'in eski Mısır hayatına ait verdiği bu bilgilere arkeoloji ancak son yüzyılda yaptığı araştırmalarla ulaşabilmiştir

Hazret-i Yusuf'un kıssası, MÖ 1700-1600 sıralarında Mısır'ı istila eden ve Asyalı kavimler topluluğundan müteşekkil Hiksoslar dönemini hatırlatmaktadır Bu ihtimali kuvvetlendiren bazı sebepler vardır ki birincisi; Yusuf isminden kaynaklanmaktadır Yusuf adına şahıs ismi olarak Hiksosların dilinde "Yu-ys" şeklinde rastlanır İkincisi; Bu dönem monoteist eğilimlerin en yoğun olduğu dönemlerin hemen civarıdır 1400-1350 tarihleri arasında ortaya çıkan Aton dini, yeni krallık döneminin 18 Sülalesine mensup olan firavun Akhneton yahut Amenhotep IV tarafından birdenbire Mısır'ın dini ilan edilir Güneş yuvarlığı ile simgeleşen Aton, tevhidi öngören bir dinin ilahının Mısır dilindeki adı olur Bu dine ait bilgiler Akhneton'un kurduğu başkent olan Tel el Amarna'da ele geçirilmiştir Aslında tek ilah addedilen Aton, Tutmose III zamanından beri biliniyordu ki bu, peygamberlerden arta kalan tevhid inancının kalıntısından başka bir şey değildi

Akhneton zamanında ortaya çıkan tek Tanrılı dinin, gerçekten ilahi bir din olup olmadığı konusu olup olmadığı konusu henüz tam olarak anlaşılabilmiş değildir Sebebi de hiyeroglif metinlerinin İslami birikimleri olmayan uzmanlarca günümüz dillerine çevrilmiş olmasıdır Zira bu tercümanların hakim oldukları literatür, tahrif edilmiş Kitab-ı Mukaddes'in tezgahından geçmiş, bazen putperestliğe kaymış bir inanç sistemine sahiptir Dolayısıyla bu gözlüğün ardından bakılarak yapılan tercümelerde, karanlıkta kalan pekçok husus bulunmaktadır Bu arkeologların tercümelerine göre Akhneton'un ortaya çıkardığı dinin simgesi Güneş'tir

Oysa, ilk peygamberden son peygambere kadar vazedilen tüm şeriatlerde Allahü Teala, onun yarattıklarıyla resmedilmemiştir Belki de Akhneton, Mısır tarihinin en güçlü sınıfı olan Amon rahiplerinin siyasal gücünü kırmak için böyle bir sistem geliştirmişti Nitekim bunun tam tersi II Ramses zamanında yaşanmıştır II Ramses, Amon rahiplerin siyasal gücünü artırırken, Amon rahipleri de onun dinsel gücünü artırmışlardır Öyle ki, o zamana kadar görülmemiş boyutlarda bir uygulamayla "Tanrı" ilan edilmiştir Gerçi daha önce Tanrılık iddiasında bulunan firavunlar çıkmıştı fakat, II Ramses'in uygulaması kadar olmamıştı

Üçüncü sebebi ise şöyle izah edebiliriz; Kur'ân-ı Kerimden anlaşıldığına göre Yusuf aleyhisselam, Mısırlı idarecilerle -tebliğin dışında- hiçbir itikadi çatışmaya girmemiştir Başka bir deyişle, Mısırlı idareciler Yusuf aleyhisselamın tevhidi tebliğ etmesine karşı çıkmamışlardır Oysa klasik Mısır idarecileri kendilerini Tanrı ilan edecek kadar sapkınlık içerisinde olmuşlardır Demek ki Yusuf aleyhisselam dönemindeki Mısır idarecileri böyle bir itikada sahip değillerdi Farklı bir kültüre sahiptiler Kur'ân-ı Kerim'de, Yusuf aleyhisselam dönemindeki Mısır yöneticisi "Melik" olarak isimlendirilmektedir Oysa Musâ aleyhisselam dönemindeki yönetici hakkında "firavun" ismi kullanılmaktadır Bu da ister istemez, Mısırda çok farklı ve özel bir dönemi akla getirmektedir Büyük bir ihtimalle Hazret-i Yusuf Hiksosların döneminde vazife yapmıştı






HİKSOSLAR

Hiksoslar kimlerdi ve nereden gelmişlerdi? Bugüne kadar elde edilen arkeolojik verilere göre Hiksoslar dönemini şu şekilde özetleyebiliriz; MÖ 1700'lerde Mezopotamya ve Mısırın Kuzey kesimleri büyük bir istila dalgasıyla sarsılır Bu istilalar bütün siyasi ve dini dengeleri altüst eder Mısır'ın kuzeyini işgal eden Çoban Krallar yahut, Yabancı Ülkelerin Prensleri olarak zikredilen Hiksosların tek bir kavim mi, yoksa kavimler topluluğu mu olduğu yine de tartışmalıdır Irki tiplerini anlayabileceğimiz ne bir sfenks, ne bir heykel, hiçbir resimsel kanıtları yoktur Hiksosları resmeden tasvirler ise Mısır'ın yerlileri tarafından yapılmıştır Kesin olan Asyalı olduklarıdır Kısa sayılabilecek bir dönemde Mısırın sosyal hayatını derinden etkileyen Hiksosları XVIII Sülale firavunları Mısır'dan çıkarmışlardır

MÖ 17 Yüzyılda Mısır'da hüküm süren bir Hiksos kralının Girit'e gönderdiği bir vazonun kapağında kendi adı olan "Khan/Khayan" ismi geçmektedir Khan Asya kökenli bir addır Türkçedeki Han ve Kağan'ı çağrıştırmaktadır Ayrıca Hiksosları tasvir eden kabartmalar tipik Asya kökenli insanların resimlerini yansıtırlar Fakat kullandıkları dilin Sami kökenli olduğu da nakledilmektedir Kuzey'de Hiksosların hüküm sürdükleri dönemde, Güney Mısır tahtında olan Kraliçe Haçepsut, bir yazıtında şöyle der; "Kuzey ülkesinde, Avaris'te Asyalılar var" Avaris, Hiksosların başşehri idi Yine Hiksoskralı Apophis'ten bahsedilen bir başka kayıt şöyledir; "Sıkıntı Asyalıların şehrindeydi Kralları Apophis Avaris'teydi"

Hiksosların işgalini yaşayan Mısırlı tarihçi Manetho, o dönemde yaşananları şöyle anlatmıştır; "Başımızda Timaios isimli bizden bir kral vardı Her şey onun zamanında başladı Tanrı bizden neden razı değildi bilemiyorum Doğudan gelen yabancı adamlar aniden yurdumuzu bastılar Cesur insanlardı Hiçbir karşı koymaya rastlamadan ülkemizi ele geçirdiler Yöneticilerimizi boyunduruk altına aldılar Şehirlerimizi yağmaladılar, mabedlerimizi yıktılar, erkeklerimizi öldürüp çocuk ve kadınlarımızı esir aldılar Sonra kendi krallıklarını kurdular Krallarının adı Salatis idi Yukarı ve aşağı Mısır'ın hakimi oldu Gerekli yerlere garnizonlar kurdu Salatis'in askerlerinin sayısı 240 bin idi"

İlk hece Heg/yönetici, Mısırca bir kelimedir İkinci hece ise, doğu çölü göçebe ırkları için Mısır'da genel bir ünvan olarak kullanılan Shasu kökenli olmalıdır Hiksos hükümdarlarından Khayan, kendisini; Heg Setu/çöllerin hükümdarı olarak adlandırıyordu Ön Asya'ya at ve atlı arabayı ilk olarak Güney Asyalı Mitannilerin getirdikleri bilinmektedir Mısıra da at ve atlı arabayı ilk getirenler Hiksoslardır Sonuç olarak Hiksosların Asyalı oldukları, Mısır'ın yerli kültüründen farklı bir kültüre sahip oldukları kesindir Bütün bu bilgilerin ışığında şunu söyleyebiliriz; büyük bir ihtimalle Yusuf aleyhisselam, Hiksoslar döneminde başşehir Avaris (veya Memphis)'te hem peygamberlik, hem de Maliye bakanlığı görevini sürdürmüştü


16.08.07 10:48 Yazan: CERENiS

Jainizm

Jainizm insana ait en yüce mükemmelliğin ortaya çıkarılmasına uğraşır Bu mükemmellik, orijinal saflığı içinde bütün ıstıraplardan, doğum ve ölüm engelinden bağımsızdır "Jain" terimi Sanskritçe "Jina" (fatih) kelimesinden çıkarılmıştır ve bu fenomen dünyasında empoze edilen bu sınırların üstüne çıkmayı ima eder

Jainizm, mükemmel olan insandan daha yüksek bir varlığı ya da bir Tanrı'yı tanımayı gerekli görmez Varlıkların ne başlangıcı ne de sonları vardır, hepsi ölümsüzdür Varlıkları üç ana sınıfa ayırır: Henüz gelişmemiş olanlar; gelişme yolunda olanlar ve tekrar doğuş sürecinden kurtulup özgür hale gelenler

Jainizm çok güçlü keşişlik ve çilecilik eğilimlerine sahiptir En yüksekteki ideal Ahimsa'dır, yani her varlığa eşit saygı ve şefkat göstermektir Jain Agamaları her yaşam biçimine büyük saygı gösterilmesini katı vejetaryen kurallarını, çileciliği, kendini savunurken bile şiddet uygulamamayı ve savaşa karşı olmayı öğretir Hepsinden önemlisi de, Jainizm bir sevgi ve merhamet dinidir

Jainizm, yaklaşık 2500 yıl önce Hindistan'da başlamıştır Kurucusu, Nataputta Vardamana ya da diğer adıyla Manavira'dır Kutsal metinleri Jain Agamaları Sidantalar'dır

Mehzepleri

Digambara (Göksel giysili):

Bir ermişin, elbise dahil hiçbir şeye sahip olmaması gerektiğine savunur Bu yüzden sadece bele kadar çıkan bir giysileri vardır Bu doğuşta kurtuluşun kadınlar için mümkün olmadığına inanırlar

Svetambara (Beyaz cübbeli)









Panteizm

Tanrı ile Evren'i bir, aynı ve özdeş kabul eden görüştür Panteizm, anlam olarak tümtanrıcılık demektir Panteizme göre Tanrı'nın Evren'den ayrı ve bağımsız bir varlığı yoktur Tanrı; doğada, nesnelerde, insan dünyasında vardır Her şey Tanrı'dır

Bu anlayış; Hindu, Buda Dinlerinde hayalgücü geleneğine göre bir panteizmi gösterir Bir felsefe tasarımı olarak panteizm ise, eski Yunan Felsefesi'nde Plotinos, Rönesans'tan sonra Giordano Bruno ve Spinoza tarafından temsil edilmiştir Tasavvuf (mistisizm) düşüncesi de özünde bir panteist anlam taşımaktadır Hallac-ı Mansur ve Mevlâna bu düşüncededir







Paskalya Bayramı

İsa'nın dirilişini dile getiren Paskalya, Hıristiyanlık'ın en büyük bayramı sayılır Paskalya Günü, ilkbahar gün dönümünün yaşandığı 21 Mart'ta dolunayın görülmesinden sonraki ilk pazar günüdür Bu nedenle Paskalya Günü'nün tarihi değişebilmekle birlikte genellikle, Paskalya tarihi için nisan ayının ikinci pazarı önerilir

Paskalya, perhizle geçen beş haftalık (büyük perhiz) bir hazırlık dönemi ile son haftayı (kutsal hafta) kapsar Paskalya Günü'nde (paskalya pazarı) sona erer Pentekostes (hamsın) yortusuna kadar süren 50 günlük döneme, Paskalya dönemi (hamsin dönemi) adı verilir

Paskalya Günü için evlerde özel çörekler (paskalya çöreği) yapılır; yumurta (boyalı paskalya yumurtası) haşlanır; mumlar yakılır; dualar okunur

Paskalya'yı bütün Hıristiyan mezhepleri, kendi inanç düzenlerine göre kutlarlar Süryanilerin temmuz ayında kutladıkları "Meryem Ana Paskalyası" adı verilen yortu da Paskalya kavramı içine girer

Katolik Kiliselerinde, Paskalya gecesi ayininde yeni ateş kutsanır, paskalya mumu yakılır; kutsal kitaptan bölümler okunur, vaftiz törenleri yapılır (Hıristiyanlığın başlangıç döneminde vaftiz törenleri, yılda yalnızca bir kez, paskalya gününde yapılırdı)

Rum ve Rus Ortodoks Kiliselerinde gece ayinlerinden önce kilise dışında bir ayin alayı düzenlenir; alay, kiliseden çıkarken hiç ışık yakılmaz; dönüşte ise, İsa'nın dirilişini simgelemek için yüzlerce mum yakılır





Patrikhane

Bizans Kilisesi'nin devamı olan Rum Ortodoks Patrikhanesi 330 yılından beri süregelmektedir Ortodoks Kilisesi'nin başında bulunan başpapaza patrik, onun makamına ve bulunduğu yere de patrikhane denir Bütün dünyada bulunan 5 Ortodoks patrikliğinin en büyüğü İstanbul'dakidir Fener Rum Ortodoks patriği bütün Ortodokslarca dünya patriği sayılır Öteki 4 Ortodoks patriği Moskova, İskenderiye, Antakya ve Kudüs'tedir

Önceleri bütün Hıristiyanların bağlı bulunduğu kiliselerin sayısı üçtü İsa'nın havarilerinden Petrus'un kurduğu Roma Kilisesi, Paulus'un kurduğu Antakya Kilisesi ve Yuhanna'nın kurduğu iskenderiye Kilisesi Roma İmparatorluğu ikiye ayrılıncaya kadar bu durum devam etti Roma Kilisesi güçlendikçe doğu kiliseleriyle ayrılıklar baş gösterdi ve iyice keskinleşti Sonunda 1054 yılında Roma ve Bizans kiliseleri birbirinden tamamen koptu; böylece Roma Kilisesi'nin başında bulunan papa bütün Katoliklerin; İstanbul'daki Ortodoks Kilisesi'nin başında bulunan patrik ise bütün Ortodoksların başı oldu

Fener Patrikhanesi

Fatih Sultan Mehmet 1453'te İstanbul'u fethettiği zaman Ortodoks Kilisesi'ne dokunmadı, hattâ ona bütün Hıristiyanlar üzerinde geniş yetki tanıdı İlk patrikhane şimdiki Fethiye Camii olan Pammakaristos Kilisesi'ndeydi 1586'da patrikhane Fener'deki Eflak Sarayı Kilisesi'ne, 1602'de Aya Yorgi Kilisesi'ne taşındı 1720'de de patrik Yeremyands, patrikhanenin şimdi bulunduğu kiliseyi yaptırarak patrikhaneyi buraya yerleştirdi

Patrikhane Birinci Dünya Savaşı ertesinde Türkiye aleyhine çalışarak Anadolu ve İstanbul'daki Rum ahaliyi kışkırttıysa da Kurtuluş Savaşı'ndan sonra, Anadolu Rumlardan arındığı için patrikhaneye dokunulmadı

Türk Ortodoks Patrikliği

Kurtuluş Savaşı sırasında Fener Patrikhanesi'nin Anadolu'daki Rumları kışkırtarak Pontus Krallığı'nı diriltmeğe kalkışması ve Yunanlıların Anadolu'yu istilâsını alkışlaması üzerine Keskin metropoliti papa Ettim (Pavri Karahisarlıoğlu, sonra Evrenerol) 1921'de bir bildiri yayımlayarak "Türk Ortodoks Kilisesi"ni kurduğunu açıkladı Anadolu'daki Hıristiyan Türkler adına Fener Patrikhanesi'yle savaşan papa Eftim, Kurtuluş Savaşı'nı desteklediği için Fener Patrikhanesi'nce aforoz edildi O da 1924'te Rum Ortodoks Kilisesi'nden ayrılarak İstanbul'da Ortodoks Kilisesi'ni kurdu ve bunun başına patrik seçildi Papa Eftim 1968'de ölünce yerine oğlu Turgut Evrenerol patrik oldu


16.08.07 10:49 Yazan: CERENiS

Manicilik

Manicilik (Manihæism, Manihaism) III yüzyılın son yarısında Mani tarafından kurulmuş bir dindir O güne dek bilinen tüm dinsel sistemlerin gerçek sentezi olduğu ileri sürülmüştür Manicilik aslında Zerdüşt Düalizmi, Babilonya folkloru, Buddhist ahlâk ilkeleri ve Hıristiyan unsurların bir karışımından oluşmaktadır Bu bileşimde önde gelen anlayış iki ezelî ilkenin, iyi ve kötünün, çatışmasıdır Bu bakımdan din tarihi araştırmaları, Maniciliği bir tür dinsel Düalizm (ikicilik) olarak sınıflandırmışlardır

Bu din, hem Doğu'ya, hem de Batı'ya doğru olağanüstü bir hızla yayılmış; Kuzey Afrika, İspanya, Fransa, Kuzey İtalya ve Balkanlar'da bin yıl süre ile dağınık ve süreksiz biçimde varlığını devam ettirmiştir Oysa, asıl gelişimini doğduğu topraklar olan Mezopotamya, Babilonya ve İran'da gerçekleştirmiş ve Doğu'da etkisini X yüzyıldan sonralara kadar sürdürdüğü Türkistan, Kuzey Hindistan, Batı Çin ve Tibet'e kadar yayılmayı başarmıştır

Mani'nin Yaşamı

Mani (Manys, Manytos, Manentos, Manou, Manichios, Manes, Manetis, Manichæus) özel bir isim değil, bir saygı ifadesi ya da bir unvandır Mani sözcüğünün Aramîce kökeni olan "Mânâ", ışık anlamına gelmektedir Mandeen (Sâbiîlik) inancında bir cin olan "Mânâ Rabba" ise "Işık Kralı" demektir Bu bakımdan Mani sözcüğünün tam anlamının "aydınlatan" olduğu genelde kabul edilmiştir

Mani'nin gerçek adının bilinmemesine karşın, babası ve ailesi hakkında kesin bilgiler mevcuttur Babasının adı Fâtâk Bâbâk (Patekios, Patticius, Paftig, Arapça Futtûk) idi ve eski Med başkenti olan Ecbatana (Hamadan) kökenli bir aileden geliyordu Karısı, yani Mani'nin annesi ise soylu Arsakî hanedanı ile akraba olan Marmarjam'dı

Mani, 14 Nisan 216 tarihinde Babilonya'ya bağlı Mardinu kentinde (Mardin) dünyaya geldi Fâtâk güçlü dinsel eğilimlere sahip bir kişi olmalıydı, zira bir süre sonra Ecbatana'yı terk ederek, Güney Babilonya'da bulunan "Menakkede" (Arapça Mugtasıla) adlı bir Mandeen tarîkatine katıldı ve küçük oğlunu bu inançlara göre yetiştirdi Mani'nin babası da, din reformu taraftarı olarak önemli etkinliklerde bulunmuş ve adeta oğluna öncülük etmiştir Mani dinsel eğitiminin yanısıra gençlik yıllarını nakkaşlık öğrenerek geçirmiştir

Mani'nin içinde büyüdüğü bu tarîkat hakkında pek ayrıntılı bir bilgi mevcut değildir Bir tür su ile arınma yani "vaftiz" uygulamasına sadık oldukları biliniyor Tarîkat üyeleri, günahlarından arınmak için hergün abdest alıyorlar ve yiyeceklerini de su ile temizliyorlardı Ayrıca, et yemiyorlar ve şarap içmiyorlardı Her üye kendine ayrılmış bulunan tarlada çalışmak zorundaydı Tarîkat'in yerleşik ve tarımsal görünümü bir Yahudi tarîkati olan Esseneler'i andırıyor Bu benzeşimi güçlendiren diğer bir öge de, kendi dinsel inançlarını tıpkı Esseneler gibi "Yasa" (Nomos) olarak adlandırmalarıdır Diğer önemli bir unsur da, bu tarîkatin, bir Yahudi uygulaması olan "Sabbat" gününe riayet etmesidir

Mani, 20 Mart 242 günü Gundeşapûr kentinde I Şahpur'un tahta geçme törenleri için ülkenin her yanından toplanmış bulunan kalabalığa öğretisini ilk kez ilân etti "Nasıl Buddha Hindistan'a, Zerdüşt İran'a ve İsa Batı topraklarına geldiyse, işte şimdi ben, Mani, Babilonya topraklarında Gerçek Tanrı'nın habercisi olarak peygamberliğimi duyuruyorum" Mani'nin bir süre sonra ülkeyi terk etmek zorunda kalmış olması, önceleri pek başarılı olamadığını kanıtlıyor

Mani, uzun yıllar süresince çeşitli ülkeleri gezerek öğretisini yaydı, Türkistan ve Kuzey Hindistan'da Manici topluluklar kurdu Nihayet İran'a geri döndüğünde, Şah I Şahpur'un kardeşi Perviz'i kendi inancına çekmeyi başardı Mani, en önemli yapıtlarından biri olan "Şahpurikan"ı Perviz'e ithaf etti Perviz, Mani'nin Şahın huzuruna kabul edilmesini sağladı ve böylece Mani I Şahpur'a dinsel mesajını aktarma fırsatını buldu

Ancak, bir süre sonra Mani tekrar bir kaçak olarak yollara düştü Farklı yörelerde kendi inancını yayma çabasını sürdürdü Bu geziler sırasında, öğretisini yayan ve güçlendiren uzun mektuplar kaleme aldı Bu dönemin sonunda yakalanarak hapse atıldı ve ancak 274 yılında I Şahpur'un ölümü üzerine özgürlüğe kavuşabildi

I Şahpur'un yerine geçen oğlu I Hürmüz, Mani'ye destek oldu Ne var ki, I Hürmüz'ün saltanatı yalnızca bir yıl sürebildi 274 yılında Şahpur'un diğer oğlu Behram tahtı ele geçirdi Bu saltanat değişimi Mani'nin sonunu hazırladı, zira Mazdeizm'e bağlı olan yeni Şah, her türlü yabancı inancın koyu bir düşmanıydı Yeni Şah I Behram, Mani'yi çarmıha gerdirdi Mani yandaşlarını yıldırmak amacıyla cesedi parçalandı, derisi yüzüldü, içine saman doldurularak kent kapısına asıldı Mani'nin ölüm tarihi 276-277 yılları olarak biliniyor

Öğreti

O dönemden günümüze kalabilen resmî belgeler Mani'yi bir din sapkını ve bir şarlatan olarak tanıtıyorlar Ancak, XVIII yüzyıldan başlayarak yapılan araştırmalar Mani hakkında tüm bilinenleri değiştirdi Artık Mani, kimilerine göre yeni bir din kuran bir bilge, kimilerine göre de çeşitli dinsel öğretilerin, Zerdüşt inancının, Buddha'cı ahlâkın, Mithra kültünün ve Hıristiyan öğretisinin bileşimini gerçekleştirmiş bir dehâdır

Özellikle XX yüzyılda gerçekleştirilen bazı buluşlar, Mani'nin yaşam öyküsünün tümüyle gözden geçirilmesini gerektirdi Ortaya çıkarılan ve Mani tarafından bizzat yazılmış olduğu savunulan bu yeni belgeler, Mani'yi insanlığın kurtuluşunu müjdeleyen bir peygamber olarak göstermektedir Mani, insanlığın dinsel kurtuluşunun tarihsel bir akış içinde en önemli aşamalarını sıralarken, kendi öncülleri arasında Enoch'u, Nuh'un oğlu Sam'ı, Buddha'yı, Zerdüşt'ü ve İsa'yı saymıştır Mani, bu yazılarda, İsa'nın yaşamının belli başlı olaylarını özetlemiş, Havariler'in çabalarını, Paul'un misyonunu, Hıristiyan Kilisesi'nin yaşadığı krizi ve dünyayı düzeltmek için uğraş vermiş olan Marcion ve Bardanes gibi gnostikleri anlatmıştır Nihayet, İsa'nın müjdelemiş olduğu "Paracletos"un, yani bizzat Mani'nin döneminin geldiğini ilân etmiştir

"Paracletos" sözcüğü, Ruhulkudüs'e verilen bir isim olarak Yuhanna İncili'nde geçmektedir "Paracletos"un din dışı anlamı "şefaat eden, aracı, arabulucu" biçimindedir Özellikle, İsa'nın veda konuşmalarında "Avutucu, Gerçek Ruh ve Kutsal Ruh" adı altında sıkça yer almaktadır (Yuhanna XIV/16,26 - XV/26 - XVI/7)

Manicilik'te gerçek gizem, köktenci ve evrensel Düalizmdir Manici inanca göre bu gizem, Mani'nin ruhsal ikizi olan Paracletos tarafından Mani'ye aktarılmış ve Mani de bu gizemi öğretmekle görevlendirilmiştir Mani, on iki yaşındayken ilk kez göksel bir ziyarete tanık olduğunu ve ilk ilâhi açıklamaları aldığını ileri sürer Arap tarihçisi en-Nedîm'e göre bu ziyareti yapan "et-Taum" (ikiz anlamına gelen Nebatîce bir sözcük) adlı bir melektir Bu melek Mani'nin ikizi ya da ruhsal eşi olup, onu eğitip görevine hazırlayacak olan Paracletos'tur

Mani'ye göre Zerdüşt, Buddha ve hatta İsa'nın başarılı olamamalarının nedeni, kendi öğretilerini yazıya geçirmemiş olmalarında aranmalıdır Bu düşünce ile Mani, herkesçe anlaşılabilen basit bir dil kullanarak kendi öğretisini yazıya dökmüştür Manici yazıların halktan gördüğü yoğun ilgi, Maniciliğin karşısında olanların ve özellikle Hıristiyan Kilisesi'nin neden bu yazıları yok etmeye çalıştıklarını açıklamaktadır 279 Yılında, Roma İmparatoru Diocletianus, İskenderiye kentinde tüm Manici yazıların yakılmasını buyurmuştur Buna benzer yok etme çabaları yüzyıllarca sürdürülmüştür Halbuki, İsa'dan sonra II yüzyılın ortalarında İran'da doğan Manicilik inancı, henüz ilk yüzyılını tamamlamadan Doğu ve Batı'ya yayılmayı başarmıştı ve doğal olarak karşısındaki en büyük rakip Hıristiyanlıktı

Manicilik ile Hıristiyanlık arasında uzun ve sert bir kavga cereyan etti Hıristiyanlık bu kez karşısında, akılcı yöntemleri ve başarılı diyalektik çözümlemeleri olan, Hıristiyan Kilisesi modeline uygun örgütlenen ciddi bir hasım bulmuştu Her geçen gün, Manicilik karşıtı kilise kuralları, devlet buyrukları ve düalist öğretileri kötüleyen yapıtlar çoğalıyordu

Hıristiyan Kilisesi, Manicilik karşısında geçirdiği korkuyu bir daha asla unutamayacak, yüzyıllar boyunca karşılaştığı her düalist hareketi Maniciliğin bir devamı ya da hortlaması olarak kabul edecekti Aradan uzun yıllar geçmiş olmasına karşın Vaudois'lar, Kathar'lar, Tampliye'ler Manicilik ile suçlanacaktı Artık, Hıristiyan Kilisesi'nin gözünde her sapkın inanç Manicilik olarak yaftalanacaktır Bu suçlamadan ne Luther, ne de Calvin kendini kurtaramayacaktır Oysa, Luther kendi yandaşları tarafından Kilise'nin Maniciliğe karşı son savunucusu olarak gösterilmiştir

Batı'daki Reformasyon hareketinden sonra, her ne kadar Kilise'nin dogmatik tutumunda önemli bir değişim olmadıysa da, Maniciliğin araştırılması ve daha iyi anlaşılması çabaları başladı Manici belgelerinin incelenmesi, Doğu ile Batı'yı Zerdüşt ile İsa'yı birleştirmeye uğraşmış bir bilgenin varlığını gösteriyordu Zamanla, eski İran ve Hind inançlarının daha iyi anlaşılmasıyla, Maniciliğin kaynaklarına dair yeni açıklamalar elde edildi Maniciliğin temel öğretisi olan gnostik düalizmin eski Zerdüşt inançlarının yanısıra, Hind öğretilerinde kök bulduğu ortaya çıkarıldı Böylece Manicilik; köktenci düalizm, Doğu pagan inançları ve doğacı dinlerden kaynaklanan, Zerdüşt'ten yola çıkarak düzenlenmiş ve İncil kalıbına dökülmüş bir gnostik Asya inancı olarak tanımlandı

Assyrioloji'nin gelişimi Manicilikte yeni nitelikler bulunmasını sağladı Böylece, Maniciliğin en eski köklerinin Kalde ve Babilonya'nın eski inançlarında yer aldığı anlaşıldı Sonuçta Mani dininin, Mezopotamya -İran düalizmi üzerine temellenen ve evrensel bir din niteliğine ulaşabilmek amacıyla Buddhizm ve Hıristiyanlık'tan aktarmalar yapan bir "syncretist" (bağdaştırmacı) inanç olarak Doğu'ya ve Batı'ya doğru genişlediği belirlendi Bu genişleme, Hıristiyanlığın ilk yüzyıllarında tam anlamıyla etkindi ve ancak İslâm tarafından kesin olarak durdurulacaktı Kısacası Mani, Zerdüşt inancının da kaynağı olan Kalde-Babilonya potasında, Buddhist ahlâk ilkelerini ve Hıristiyan öğretisini harmanlayan bir bilgeydi

Ortaya çıkarılan son bulguların ışığında, Manicilik bir büyük din olarak değerlendirilebilir Üstelik "kitaplı" bir din, bir misyoner dini, örgütlenmiş bir din, tüm büyük dinleri kendinde eritmek isteyen evrensel ve nihaî bir din Ancak tüm bu niteliklerden daha önemlisi, herşeyin başına iki ezelî ve karşıt iki ilkeyi, Işık ve Karanlığı yerleştirmiş olan ve İsa'nın gelişini müjdelediği "Paracletos" tarafından gizemleri açıklanan köktenci bir "gnosis"tir Manicilik Tüm yaşamı ve tüm bilgileri içerdiğini ileri süren bir toptancı gizem dinidir İsa başarısız olmuş, Aziz Paul ile Marcion'un çabaları boşa gitmiştir Gerçek Kilise'ni yeniden düzenlemekle görevlendirilmiş olan Paracletos-Mani zuhur etmiştir

Örgüt ve Ritüel

Maniciliğin örgütlenmesinde de Marcion örnek olarak alınmıştır Maniciler iki sınıfa ayrılmışlardır: gizeme ulaşmış olanlar ile sıradan inananlar ya da Mani'nin adlandırdığı gibi "Seçkinler" (ya da Yetkinler) ile "Dinleyenler" Manicilik'te kadınlar da seçkinlerin arasına kabul edilirdi Bir tür ruhban sınıfı olan seçkinler, çok zorlu hazırlık dönemlerinden ve çetin inisiyasyon törenlerinden geçirilirlerdi "Consolamentum" (Teselli) adı verilen inisiyasyon törenine pek önem verilirdi Bu aşamadan sonra, seçkinler "Tanrısal Işık" ile dolarlar ve artık bu ışığı dünyevî nesnelerle kirletecek eylemlerden kaçınırlardı Evlenmezler, mülk sahibi olamazlar, et yemezler, şarab içmezlerdi Tarım işlerinde çalışmamalı, hatta ekmeği bile doğramamalıydılar Günlük yiyecekleri ve yalın giysileri ile gezgin bir yaşam sürmeliydi seçkinler

Seçkinlerin ilkeleri, Buddhist keşişlerin disiplinine şaşırtıcı ölçüde yakındı Arada bulunan tek fark, Manici seçkinlere yerleşik yaşamın yasak olmasıydı Seçkinlerin yaşamı oldukça zordu Yaşamları üç mühürle bağlıydı: ağız, el ve gönül mühürleriİlk mühür, tüm kötü yiyecekleri ve kötü sözleri yasaklardı İkinci mühür, canlı varlıkların içinde saklı bulunan ışığa verilebilecek her türlü zararı engellemek içindi; adam öldürmek, hayvan öldürmek, hatta meyva koparmak bile yasaktı Üçüncü mühür, Manicilik inancına ve temizliğine karşı çıkan her türlü düşünceyi yasaklamaktaydı

Doğal olarak, seçkinlerin sayısı pek azdı Tarihte ün kazanmış seçkinlerin son derece az sayıda olması da garipsenebilir Maniciliğe bağlı olanların büyük çoğunluğu "Dinleyiciler"den oluşuyordu Bunlar yalnızca Mani'nin "On Emri" ile bağlıydılar Bu on emir sırasıyla puta tapmayı, namussuzluğu, cimriliği, her türlü öldürme eylemini, zina yapmayı, hırsızlığı, yalancılığı, büyücülüğü, ikiyüzlülüğü ve Maniciliğe ihaneti yasaklıyordu Sıradan inananların ilk görevi seçkinlere neredeyse tapınma derecesine varan bir saygı beslemekti Dinleyiciler sık sık seçkinlerin önünde diz çökerek kutsanma talep ederler, buna karşılık sebze ve meyva verirlerdi Herkes için geçerli olan diğer dinsel görevler dua ve oruçtu

Dua öğle, akşamüstü, gün batımında ve güneş battıktan üç saat sonra olmak üzere günde dört kez zorunluydu Gündüz duaları güneşe dönerek yapılır, geceleri ise aya bakarak dua edilirdi Ne güneşin, ne de ayın görünmediği günlerde dua yönü kuzeydi Dua etmeden önce uygulanması kesin koşul olan bir arınma riti vardı Arınma işlemi su ile, ya da su bulunmazsa toprak ile yapılırdı Oruç zamanlaması da tıpkı dua gibi doğrudan astronomik olgulara bağlıydı Haftanın ilk günü güneşin onuruna (Sunday?) herkes oruç tutardı Seçkinler, haftanın ikinci günü de (Monday?) ay onuruna oruç tutmakla sorumluydular Ayrıca her yeni ayda, herkes ik gün oruç tutardı

Maniciliğin diğer rit ve törenleri hakkında bilinenler pek az Mani'nin ölüm yıl dönümünde gerçekleştirilen "Bema" töreni Maniciliğin en büyük kutlaması olarak biliniyor Bu törende sürekli dua edilir ve kutsal yazılar okunurdu Beş basamakla çıkılan bir platformun üzerine boş bir taht yerleştirilirdi "Bema" töreninin diğer ayrıntıları ne yazık ki bilinmiyor Ayrıca, Manicilikte vaftiz uygulamasının olduğu da kesin, fakat bu konuyu içeren kutsal yazılar kayıp olduğundan, Manici vaftiz töreninin hiçbir ayrıntısı bugün bilinmiyor



16.08.07 10:50 Yazan: CERENiS
Manicilik - devam

Manicilik - devam


Doğu'daki Etkileri

Hem Roma İmparatorluğu'nun, hem de İran'da Sasanîler'in baskısına karşın, Manicilik hızla yayıldı İran'ın Doğusunda bulunan ülkelerde çok başarılı oldu X yüzyılın başlarında, Arap tarihçi El-Birunî "Doğu Türklerinin büyük çoğunluğu, Çin ve Tibet'te yaşayanlar ve Hindistan'ın bir bölümü Mani dinine bağlıdırlar" diye yazmıştı Son zamanlarda Turfan kazılarında ortaya çıkarılan Manici resim ve edebiyat bulguları bu açıklamayı kanıtlamıştırMani'nin ölümünden bir yüzyıl sonra, Manicilik Malabar kıyılarına kadar yerleşti Kara Balgasun'da bulunan ve bir zamanlar Nesturîler'e ait olduğu zannedilen Çince yazıtların, aslında Manici oldukları kuşku duyulmayacak biçimde belirlenmiştir

Doğu'da Manicilik, IV yüzyılın sonlarından başlayarak, Doğu İran'da sağlam bir sıçrama tahtası edinmiş ve buradan hareketle İpek Yolu boyunca Afganistan'dan Tarım Havzasına kadar yayılabilmişti Manicilik 762 yılında Uygurlar'da devlet dini olarak kabul edilmiş ve böylelikle Çin'e doğru genişleme olanağına da kavuşmuştu IX Yüzyılda Uygur devletinin yok olmasından sonra, Cengiz Han'a kadar Tarım havzasında varlığını sürdürmüştü Çin içinde ise, Güney kıyılarına kadar inerek, buralarda varlığını gizli bir din olarak devam ettirmeyi başarmıştı Çin'in Fukien eyaletinde XVI yüzyılda bile Maniciliğe rastlanmıştı

Manicilik İran ve Babilonya'da hiç bir zaman egemen din düzeyine yükselemedi, ancak Emevîlerin yönetimi altında geniş bir hoşgörü ve refaha ulaşabildi Maniciler kimi Emevî halifelerinden müsamaha gördüler, başkent Bağdat'ta az sayıda olmalarına karşın, Irak'ın bir çok köyüne yayıldılar Ancak, Emevîlere oranla çok daha az dinsel hoşgörü sahibi olan Abbasîler döneminde, Maniciler "zındık" olarak değerlendirilip baskı görmüşler, çeşitli suçlamalar nedeniyle cezalandırılmışlardır Bu suçlamalar arasında Düalizm, zina, akraba arası cinsel ilişki ve homoseksüellik önde geliyordu Uygulanan baskılara karşın, özellikle Irak'ta bulunan Manici topluluk etkinliğini IX yüzyıla kadar sürdürmüştü Ancak, devam eden Abbasî zulmü, Maniciler'in toplu halde önce Horasan'a ve daha sonra, Maniciliğin bir devlet dini olduğu Uygur ülkesine göç etmelerine yol açmıştı

Maniciliğin, "Thomas İncili", "Addas Öğretileri" ve "Hermas'ın Çobanı" gibi Hıristiyan "apocrypha"larını (Kilise tarafından kabul görmeyen İncil metinleri) benimsemesinden dolayı, Thomas, Addas ve Hermas'ın Mani dininin ilk büyük havarileri oldukları söylentisi doğdu Addas'ın Doğu'da, Thomas'ın Suriye'de ve Hermas'ın da Mısır'da havarilik ettikleri varsayıldı

Manicilik, Mani'nin ölümünden önce bile, Filistin'de biliniyordu St Ephrem 378 yılında, hiç bir başka ülkenin Mezopotamya kadar Manicilik'ten etkilenmediğinden yakınmaktaydı Edessa'da (Urfa) 450 yılında güçlü bir Manici cemaat mevcuttu Emesus'lu Eusebius'un, Laodicea'lı George'un, Tarsus'lu Diodorus'un, Antakya'lı Chrysostomus'un, Salamis'li Epiphanus'un ve Bostra'lı Titus'un Maniciliğe karşı mücadele ettikleri biliniyor Tüm bunlar, Maniciliğin Batı Asya'da Hıristiyanlık için ne denli büyük bir tehlike olduğunu göstermektedir Ancak, Maniciliğin Hıristiyanlığa en fazla zarar verdiği ülke Mısır oldu İmparator Konstantin zamanında, Maniciliği benimsemiş olan İskenderiye valisi tüm Hıristiyan rahiplere görülmemiş bir sertlikle davrandı

Doğu Roma toprakları üzerinde, Manicilik en etkin olduğu düzeye 375-400 yılları arasında ulaştı ve sonra hızla geriledi VI yüzyılda bir süre için yeniden önem kazandı ve toplumun yüksek sınıfları arasında kabul gördü Bu dönemde İmparator Justinianus Manicilikle ciddi bir mücadeleye girdi ve kısa sürede Maniciliğin bu canlanma çabası da bastırıldı Ancak, bu çabalar Maniciliği tümüyle yok edemedi Bir süre sonra Manicilik, yeniden canlanarak, Paulician'lar ve Bogomil'ler adı altında Bizans İmparatorluğu'nu istilâ etti

Batı'daki Etkileri

Batı'da Maniciliğin esas yurdu Kuzey Afrika'ydı Mani'den sonra gelen ve ikinci Paracletos olarak adlandırılan Adimantus da Afrika'da etkin olmuşdu Maniliğin Afrika'daki en büyük önderlerinden biri de, IV yüzyılın sonlarında yaşayan Mileve'li Faustus'tur Mileve'de yoksul bir ailenin oğlu olarak doğan Faustus, gençliğinde Roma'ya yerleşmiş ve orada Maniciliğe girmişti Derin bilgi sahibi değildi, ama etkileyici bir konuşmacıydı

Manici çevrelerde ünü çok yaygındı 383 Yılında Kartaca'ya göç ettikten kısa süre sonra Hıristiyanlar tarafından tutuklandı, fakat herhangi bir ceza görmeden salıverildi 400 Yılında, Maniciliği öven ve Hıristiyanlığı, özellikle Eski Ahid'i yeren bir kitap yazdı Hıristiyan Pederlerinden ve Maniciliğin en önemli düşmanı olan St Augustinus bu kitaba tam otuz üç ciltlik bir yapıtla yanıt verdi

Faustus'un daha sonraki yaşamı hakkında bilgi mevcut değil Ancak, St Augustinus'un yirmi yıl boyunca kaleme aldığı sonraki yapıtlarında Manicilik'ten hiç söz etmemesi, bu süre içinde Maniciliğin etkisini giderek yitirdiğini gösteren bir kanıttır Vandallar'ın Afrika'yı ele geçirmesi üzerine, Maniciler son bir girişimle, Arius mezhebine bağlı Vandallar'ı Maniciliğe çekmeye çalıştılar 477-484 Yılları arasında hüküm süren Vandal Kralı Huneric'in bu girişime karşı tepkisi çok sert oldu ve Kuzey Afrika'daki tüm Maniciler ya sürgüne gönderildiler, ya da yakıldılar

Maniciliğin Batı'daki merkezlerinden biri de Roma kentiydi 311-314 Yılları arasında Papalık yapan Miltiades, "Liber Pontificalis" isimli eserinde, Roma'daki Manicilerden söz etmekteydi İmparator Valentianus'un 372 yılında çıkardığı bir ferman, Roma'daki Manicilerin kovuşturulmasını buyurmaktaydı 384-388 Yılları arasında da,Roma'da "Martari" adında yeni bir Manici tarîkat ortaya çıktı Bu tarîkat, özgün Mani öğretisini değiştirmeyi amaçlıyarak, seçkinlerin gezgin yaşamı terk etmesini ve bir tür manastır düzenine girmesini öngörmekteydi Martari'ler en büyük direnci Maniciler'den gördüler

VI yüzyıldan başlayarak, Manicilik Batı'da neredeyse tümüyle yok oldu Her ne kadar sağda solda, kimi gizli topluluklar ve düalist tarîkatlar varlığını sürdürdüyse de, bunların Babilonya'lı peygamber Mani ile doğrudan ya da bilinçli bir ilintisi mevcut değildi Ancak tam beş yüzyıl sonra, XI yüzyılda Doğu'dan, Bizans ve Bulgaristan yolu ile gelen Paulician'lar ve Bogomil'ler Batı'yı etkilediler Bunların düalist öğretileri, Kuzey İtalya ve Güney Fransa'da tohumlanabilecek verimli alanlar buldular ve böylece tarihte ilk kez Hıristiyan topraklarına yönelik Haçlı Seferlerine yol açmış olan Kathar hareketinin temellerini attılar

Sonuç

Bu denli sıradışı bir teoloji ve insanın yazgısından çok "Işık" için ilgi besleyen bir dinsel inancın, böylesine hızla yayılıp itibar görmesi oldukça yadırgatıcı bulunabilir Ancak, gnostik efsanelerin bolluğu, ne denli akıldışı olursa olsun, bu tür yaratılış öykülerine inanmaya hazır geniş halk kitlelerinin varlığını göstermektedir Ayrıca, III yüzyılda Roma'nın baskıcı ve mutsuz dünyasında, tıpkı Hıristiyanlık gibi, herkese kurtuluş vaadeden bir inancın yayılma olasılığının ne ölçüde yüksek olduğu Manicilik örneğinden açıkça anlaşılmaktadır

Maniciliğin kısa sürede yayılması, ne ondan önceki, ne de sonraki dinsel inançların yayılmasına benzemez Zira Manicilik, diğer dinlerin aksine, kabul edildiği ülke ve topluluklarda hiç bir temel politik ve sosyal değişim yaratmayı öngörmemiştir Bu durum Manici misyonerlerin görevlerini zorlaştırmış, zaten bir bileşim olarak doğan dinlerini, diğer ulusların kültürel ve toplumsal koşullarına adaptasyon gereğini yaratmıştır

Maniciliğin tümüyle entellektüel düzeyde kalması ve toplumsal-politik değişimler yaratmakta iddiasız olması en zayıf özelliğiydi Kısacası Manicilik anti-sosyal olması yüzünden başarısızlığa uğradı Bu sert ve savaşçı çağlarda, uygarlıklarını barbar saldırılarına karşı koruma endişesindeki yöneticiler, bu denli edilgen bir inancı onaylayamazlardı Toplumsal kuralları hiçe sayan, yandaşlarına başıboş dolaşıp çalışmayı reddetmelerini ve sadaka ile geçinmelerini buyuran, hayvanların öldürülmesine bile karşı çıkan barışçı bir inancın baskı ve zulüm görmesi kaçınılmazdı Örgütsel yapıları da, ağır baskılardan sonra yaşamını sürdüremeyecek kadar dayanıksız ve edilgendi


16.08.07 10:53 Yazan: CERENiS

Masonluk

Yaklaşık olarak yüz elli yıldan bu yana, mason tarihçiler geleneksel tarihlerini çeşitli yöntemlerle araştırma çabasındadırlar ve 1717 yılında İngiltere Büyük Locasının kuruluşundan önceki dönemlere ilişkin, belgelere dayanan gerçek kanıtların taramasına girişmişlerdir Diğer taraftan, bu tür bilimsel sayılabilecek araştırma ve yayınlara karşın, gizemci ya da romantik diye tanımlayabileceğimiz bazı mason araştırmacıların işleri daha da karıştıran yayınları da süregelmektedir

Bu durumda, düşünsel masonluğun tarihine iki temel yaklaşımın bulunduğunu ileri sürebiliriz; doğrulanabilir olgu ve belgelere dayanan bilimsel (ya da otantik) yaklaşım ve masonluğu gizemci gelenekler çerçevesine oturtmaya çalışan, ritüelik öyküler ve simgeler aracılığı ile çeşitli ezoterik (içrek) geleneklere bağlamaya çalışan romantik yaklaşım Sorunları daha da karıştıran bir yön de, her iki ana yaklaşımın kendi içlerinde de çeşitli fikir ayrılıkları içermesidir

Ritüelde Tarih

Masonlar, masonluk tarihine ilişkin temel bilgilerini doğrudan kendi ritüellerinden edinirler Çeşitli törenler sırasında, Kudüs'te Süleyman Tapınağının yapımını, orada çalışan çırak ve kalfa duvarcıları, onların başındaki usta Hiram'ı, mason gizlerini açığa vermek istemeyen Hiram'ın öldürülüş öyküsünü öğrenirler

Ritüellerde ortaya konulan tarih, masonluğun Hz Süleyman zamanında (İÖ 950) varolduğu ve o günlerden beri yaşayan bir sistem olarak süregeldiği biçimindedir Oysa, ritüellerin amacı tarihsel gerçekleri ortaya koymak değil, masonluğun ilke ve öğretilerinin aktarıldığı dramatik bir öykü sunmaktır

Anderson Yasaları

Resmi anlamda ilk mason tarihi, 1723 yılında James Anderson'un ilk Büyük Loca için kaleme aldığı "Temel Yasa"nın bir bölümü olarak yazılmıştır Anderson'un çalışması, cennet bahçesindeki Hz Adem'den başlayarak, 1717 İngiltere Büyük Locasının kuruluşuna kadar süren, geniş bir masonik söylenceden ibarettir

Bu tarih yorumu nedeniyle Anderson sert eleştirilere uğramıştır Ancak, onun bir tarihçi olmayıp, o dönemde yeni olarak düşünülebilecek bir kuruma onurlu bir geçmiş kazandırmaya uğraştığı anımsanırsa, bu eleştirilerin haksızlığı anlaşılır Üstelik Anderson, özgün bir çalışma yaptığını da savunmamış, yalnızca Gotik duvarcı yasalarını yeniden düzenlediğini belirtmiştir

1738 Yılında, Anderson Temel yasasının yeni bir baskısını hazırlar Sınırsız düş gücünün egemen olduğu yeni bir tarih yorumu yaparak, İngiliz masonluğunun 10 yüzyıldan 1717 yılına kadar ayrıntılı bir tarihini verir Kral Edwin'in 926 yılında York kentinde düzenlediği büyük toplantıyı Büyük Locanın ilk bir araya gelişi olarak ileri sürer Ve bu toplantıların düzenli bir biçimde 1700'lere kadar yapıldığını savunur Mimarları ve inşaat mesleğini uygulayanları korumuş olan tüm İngiliz soylularını ve bilinen tarihi kişileri büyük üstat olarak listesine alır

İlk baskıda hak ettiği hoş görüyü, ikinci baskıda yer alan ayrıntılı ancak kanıtlanması olanaksız savlar nedeniyle yitirir Üstelik Anderson'un Eylemsel masonlukla Düşünsel masonluk arasında hiç ayrım yapmamış olması da önemli bir eksikliktir Anderson'un yapıtı Büyük Loca adına yazıldığı için, sonraları neredeyse kutsal bir niteliğe ulaşmış, içerdiği tarih yorumu uzun süre tartışılmamış, masonların kendi tarih anlayışlarını derinden etkilemiştir

Tarihsel Kanıtların Peşinde

Anderson'un eylemsel-düşünsel masonluk ayrımını hiç yapmamış olması, bilimsel yaklaşıma bağlı tarih araştırmacılarını huzursuz ederek, bu resmi tarih yorumunu eleştirmeye yöneltmiş ve eylemsel masonluk ile düşünsel masonluk arasında doğrudan bir bağlantı kurma arzusunu yükseltmiştir

Gün ışığına çıkan her kanıt kırıntısı bile dikkatle incelenmiş, araştırma alanları mimari kayıtlardan eski lonca defterlerine kadar genişletilmiştir Amaç aşikârdır: eylemsel masonluktan düşünsel masonluğa dönüşümün kanıtlanması gerekmektedir Gerçekten de, araştırmacılar İskoçya'daki eylemsel mason localarının ilginç özellikler gösterdiğini kanıtlamışlardır

Bu localar coğrafi olarak birbirinden ayrı birimler biçiminde düzenlenmişler ve ülkedeki tüm inşaat işlerini sürdürüp denetlemişlerdi İskoç eylemsel masonluğunda, bir başka locanın bölgesine geçen inşaatçıların kendilerini tanıtabilmek için, çeşitli gizli parola ve işaretleri kullandıkları da belirlenmiştir Bu durum, farklı locaların, en azından bu tanıtım işaretlerini ve parolaları saptamak için bir araya geldiklerini, bu buluşmaların da locaları birleştiren bir örgütlenmenin ilk adımı olduğu düşünülebilir

Öte yandan, araştırmalar, İskoçya'daki sözkonusu eylemsel locaların 16 ve 17 yüzyıllarda, inşaat mesleğinden olmayan kişileri de "kabul edilmiş" (accepted) ya da "centilmen" mason niteliğiyle aralarına üye olarak aldıklarının sarsılmaz kanıtlarını ortaya koymuştur Üstelik, 17 yüzyılın sonlarına doğru bazı localarda kabul edilmiş üyeler çoğunluğu ele geçirmişler ve bu değişimi gösteren localar tümüyle düşünsel bir nitelik kazanmışlardır Tüm bu kanıtların bir araya getirilmesiyle, eylemsel masonluktan düşünsel masonluğa kademeli geçiş kuramının, en azından İskoçya için, doğrulandığı söylenebilir

İngiltere Masonlarının Yorumu

İskoçya'da belirlenen bu eylemselden düşünsele geçiş kanıtları karşısında, İngiltere masonluğunun savunusu oldukça ilginçtir Onlara göre, yapılan araştırmalar İngiltere'de tam anlamıyla gelişmiş eylemsel locaların bulunmadığını göstermektedir Ortaçağ'da İngiliz duvarcıların örgütlenmesi, alet ve takımların saklandığı ve dinlenme zamanlarının geçirildiği basit bir barakadan ibarettir ve bunun ötesinde önemli bir gelişme göstermemiştir

1600 Yıllarında, İngiliz lonca sistemi zaten çökmüş durumdadır Ne yöresel düzende örgütlenmeler, ne de gizli tanıtım işaretleri saptanabilmiştir Hele eylemselden düşünsele geçiş dönemini belirleyen karma localara yönelik hiçbir ipucu yoktur Kısacası, söz konusu geçiş ya da dönüşüm kuramı İngiltere için pek geçerli görülmemektedir

Bu durumda, İngiliz mason kuramcılar, kabul edilmiş masonluğun hiç bir eylemsel öncüle bağlı olmadan İngiltere'de kendiliğinden yepyeni bir kurum olarak doğduğunu ileri sürmekten kaçınmamışlardır Kanıtlanması pek olası olmayan bu savın yanı sıra, düşünsel masonluğun İskoçya'dan İngiltere'ye geçmiş olabileceği tezini de, geleneksel ulusçulukları ile yadsımaktadırlar Özetle İngiliz mason tarihçilerin bir bölümüne göre, bugünkü masonluk İngiltere'den, hiç bir önceliği olmaksızın ve hiçbir başka ulustan etkilenmeksizin, kaynaklanmıştır

İngiliz Adaları Dışında Eylemsel Masonlar

Zamanla, düşünsel masonluğun doğrudan kaynağı olabilecek duvarcı örgütlerinin İngiliz Adalarının dışında varolabileceği tartışılmış ve derinlemesine bir araştırmaya yönelinmiştir

a) Roma İmparatorluğu

Öncelikle, Roma'nın "Collegia Fabrorum"ları, yani meslek örgütleri ele alınmıştır Çoğu zaman, "Collegia" sözcüğüne gizemci ve düşünsel kült anlamları yakıştırılmaya çalışıldığı olmuştur Oysa, Collegia'lar Roma'nın, varlıkları en eski çağlara kadar uzanan esnaf ve zanaatkâr dernekleridir Bunlar arasında özellikle "Magistri Comacini" (Como Ustaları) 7 ve 8 yüzyıllarda tüm Orta Avrupa'ya yayılmış bir inşaatçı topluluğudur Bu örgütün en önemli iki niteliği; kendi içinde bir derecelenme sistemi uygulaması ve üyeler arasında sıkı bir kardeşlik bağının kurulmuş olmasıdır Roma mimari anlayışını Avrupa'ya yayan bu topluluk, Gotik mimarinin geliştiği 10 yüzyılda etkisini yitirmiştir

Daha sonraki dönemlerde, Orta Avrupa lonca sisteminde ve mimar-duvarcı-taş yontucu mesleklerinin örgütlenmesinde Collegia'lardan esinlenilmiş olduğu düşünülebilir Anadolu'daki Ahi lonca örgütlenmesinde, Bizans yoluyla aktarılan Roma Collegia'larının etkisinin olup olmadığı ayrı bir inceleme konusu olabilir

b) Manastırlar

Yaklaşık olarak 8 yüzyılla 12 yüzyıllar arası Avrupa'da, inşaatçılık çalışmaları manastırların çatısı altında sürdürülmüştür Eylemsel masonluğun en parlak dönemini yaşamasını sağlayan Gotik mimari stili de manastırlarda ortaya çıkmıştır Muhteşem Gotik katedralleri inşa eden masonlar, manastırlarda oldukça huzurlu bir yaşam ve çalışma olanakları bulmuşlardır Roma Kilisesinin manastırlar üzerinde giderek artan baskıcı denetimi ve Gotik mimarinin etkisini yitirmesi üzerine, bu masonlar zamanla manastırlardan bağımsızlaşmışlar ve Collegia'lardan örnek alarak kendi örgütlerini oluşturmuşlardır

c) Fransız Compagnonage'ları - Alman Steinmetzen'leri

Ortaçağ sonrasında Fransa'da oluşturulan meslek birliklerine genel olarak "Compagnonage" denir Sözlük anlamı "birliktelik" olan bu örgütler ekonomik kriz dönemlerinde meslektaşlar arası dayanışma oluşturmak ve güvence sağlamak amacındadırlar Birer öncü sendika niteliğinde olan bu kuruluşlar, zamanına ne devletçe desteklenmişler ne de kilise tarafından korunmuşlardır Duvarcılarla birlikte diğer meslek gruplarından kişileri de barındıran "Compagnonage" örgütlerinin amblemlerinde gönye ve pergel bulunması oldukça anlamlıdır

Yine Ortaçağ sonrasında, bu kez Orta Avrupa'da, özellikle Almanya'da örgütlenen eylemsel masonlar "Steinmetzen" yani taş ustaları olarak adlandırılırlar 12yüzyıldan başlayarak, manastırlarla tüm bağlantılarını koparan duvarcı örgütleri, 13-17 yüzyıllar arasında tüm Avrupa'ya yayılmışlardır "Steinmetzen"ler 14 yüzyılda Strasbourg kentini üs edinen bir merkezi örgütlenme oluşturmuşlar ve 1452 yılında da bir anayasa düzenlemişlerdir

Ancak, hem Compagnonage'lar hem de Steinmetzen'ler üzerinde yapılan araştırmalar düşünsel nitelikte bir çalışmanın varolduğu hakkında herhangi bir kanıt ortaya çıkaramamıştır

Eylemsel Masonlukla Dolaylı Bağlantı Kuramları

Otantik araştırma anlayışına bağlı bazı mason tarihçiler, duvarcı örgütleri ile düşünsel masonluk arasında doğrudan değil de, dolaylı ilişkiler olasılığı üzerinde durmaktadırlar Bu yaklaşım, düşünsel masonluğun kurucularının zamanında açıkça uygulanması olanaksız eylem ve düşünülerini gizlemek amacıyla, kendilerine eylemsel bir örgüt görünümü verdikleri varsayımını irdelemektedir

15 ve 16 yüzyıllar, siyaset ve dinin iç içe geçtiği ve fikir ayrılıklarının savaşlara bile yol açabildiği huzursuz bir dönemdir Özellikle dinsel kurallara uymayan kişilere şiddetli yasal yaptırımlar uygulanmaktadır Bu kurama göre ilk düşünsel masonlar, devlet politikalarına ve dinsel uygulamaların katılığına karşı çıkan ve toplumsal gelişmenin sağlanması amacıyla çeşitli görüş ve inançta kişileri bir araya getirmek isteyen kişilerdir Yaklaşımları devrimci bir nitelikte olmakla birlikte, geçerli dinsel yapıyı alaşağı etmeyi düşünmeden, vicdanların özgür kılındığı bir toplum düzenini kurmak arzusundadırlar

Yine bu dolaylı etkilenme kuramı çerçevesinde, bir alternatif görüş de, masonluğun kaynağına düşünsel açıdan değil de, bir hayır kurumu niteliği açısından yaklaşmaktır Bu varsayım, masonluğu 17 yüzyılda gelişen bir yardımlaşma örgütü olarak ele alır



16.08.07 10:56 Yazan: CERENiS
Masonluk - devam

Masonluk - devam


Diğer Örgütlerle Doğrudan Bağlantı Kuramları

Düşünsel masonluğun kaynağına ilişkin olarak geliştirilen diğer bazı kuramlar da, eylemsel masonluğun tümüyle dışında bulunan bir takım toplulukları ele almışlardır

a) Gül-Haç Örgütü (Rozikrüsyen'ler)

Bu topluluk 16 yüzyılda Almanya'da ortaya çıkmıştır Kurucusu, gerçekten yaşayıp yaşamadığı bilinemeyen Christian Rozenkreutz isimli bir kişidir Bu örgüt 17 yüzyılda Fransa ve İngiltere'yi de kapsayan geniş bir alana yayılmayı başarmıştır İlk bakışta hem localar, hem de dereceler açısından masonlukla büyük benzerlikler göstermektedir Gül-Haç örgütü özünde gizemci bir topluluktur Evrenin ve yaşamın gizlerini tümüyle gizemci bir yaklaşımla, hermetizm ve kabala gibi uygulamalarla tanımaya çalışmaktadırlar

Masonluğun hemen her ritinde bulunan "Gül-Haç Şövalyesi" derecesi nedeniyle, düşünsel masonluğun Gül-Haçlardan kaynaklandığı sıkça ileri sürülmüştür Öyle ki, İngiltere'deki ilk düşünsel masonlar arasından bazılarının aynı zamanda Gül-Haç örgütüne üye olduklarının bilinmesi, doğrudan bir bağlantının kanıtı olarak sunulmuştur Bazı savlar masonluğun, Gül-Haç'ların İngiltere'deki şubesi olduğu noktasına kadar vardırılmıştır

b) Tampliye'ler

Düşünsel masonluğun kaynağı olabilecek örgütler arasında belki de üzerinde en çok durulmuş ve tartışılmış olanı Tampliye'lerdir Özellikle, bir çok mason ritinde bazı yüksek derecelerin adı olarak "Tampliye Şövalyesi" unvanının benimsenmiş olması dikkatleri bu örgüt üzerine çekmiştir

Bir keşiş-şövalye tarikatı olan Tampliye'ler, 1118 yılında Kudüs'te kurulmuştur Görünen amaçları, Hıristiyanların Kutsal Topraklar'da esenlik içinde yolculuk yapabilmelerini sağlamaktı Bir adı da "İsa'nın Yoksul Askerleri" olan bu tarikat, Kudüs'te Süleyman Mabedinin yıkıntılarının bulunduğu bir bölgede yerleşmişti Bu nedenle de, aynı zamanda "Tampliye" yani tapınak tarikatı adı ile tanındılar

Tampliyeler, 1128 yılında toplanan Troy konsilinde, St Bernard'ın girişimleri ile Roma Kilisesi tarafından onaylandı ve Papa'dan başka hiçbir otoriteye hesap vermeyecek bir statüye kavuştu Tarikat kısa sürede tüm Avrupa'lı soylulardan ve dinsel kurumlardan parasal destek gördü ve hızla gelişti, hem üyelerinin sayısı, hem de mal varlığı arttı Zamanla, bankerlik işlemlerine de başladılar Para ve değerli malların para karşılığında bekçiliğini yapıyorlar, faiz karşılığı borç veriyorlar, Avrupa limanları ile Filistin arasında kredi mektubu, çek gibi işlemler uyguluyorlardı

12 yüzyıl sonlarına doğru, topluluk tüm Avrupa'ya yayılmış, yaklaşık 30000 üyesi bulunan ve inanılmaz bir mal varlığına sahip bir güç haline gelmişti Tarikat tarafından, köprüler, yollar, katedraller ve şatolar inşa edilmişti Tampliyeler artık Fransa ve İspanya krallarına bile borç verir duruma gelmişlerdi

Doğu'da, Filistin'de Müslümanlarla ilişkilerini geliştirmişler ve özellikle Sünni otoriteye karşı çıkan Şii-batıni İslam tarikatleriyle (Lübnan'da Dürzi'ler ve Suriye'de Haşhaşi'ler) dostluk kurmuşlardı

Ancak, önce Kudüs'ün sonra diğer Kutsal Toprakların tekrar Müslümanların eline geçmesi, Tampliyeler'in prestijini sarstı Ellerinde bulundurdukları büyük maddi güç, Fransa kralı IV Philip'i huzursuz etmekteydi Nihayet, Avignon kentinde zorunlu olarak ikamet etmekte olan V Clement, Philip'in politik baskılarına dayanamayarak, Tampliye tarikatının düzmece suçlamalarla yargılanmasına karar verdi

1309 Yılında, Fransa'da bulunan şövalyeler Büyük Üstatları Jacques de Molay ile birlikte tutuklandılar Suçlamalar, dinden çıkarak şeytana ve puta tapma ile sapık cinsel ilişkilerdi Bir çok şövalye engizisyonun işkenceleri ile can verdi Suçlarını itiraf etmeyen Büyük Üstat Jacques de Molay ile iki önde gelen şövalye 1314'te Paris'te yakılarak öldürüldü Tarikat Papa tarafından kapatıldı ve tüm taşınmaz malları Hospitallier tarikatına devredildi Tüm nakit varlıklar da Fransa kralının kasasına aktarıldı

Bazı kaynakların ileri sürdüğüne göre, 1309 yılındaki tutuklamadan kaçan kimi şövalyeler İskoçya'ya kaçmıştı Burada bulunan yerel Tampliye örgütüne sığınan bu kaçaklar, İskoç kralı Robert Bruce'ün ordusuna katılarak 1314 yılında İskoçya-İngiltere savaşına katılmışlar ve daha sonra da Heredom yakınlarında bulunan Kilwinnig isimli bir eylemsel mason locasına girmişler Kesin olarak kanıtlanamayan bu savlara göre, Tampliyeler daha 14 yüzyıl başlarında, ilk kabul edilmiş masonlar olmuşlar Aynı görüş, Avrupa'nın diğer ülkelerinde bulunan Tampliyeler'in de çeşitli localara katıldıkları biçiminde yinelenmiştir

Tampliyeler en güçlü oldukları dönemlerde, Avrupa'nın hemen her yerinde çeşitli loncalar ve meslek dernekleri ile yakın ilişkiler kurmuşlardı Tarikatın her şubesinde, önde gelenler arasında bir "Magister Carpentarus" bulunurdu ki bunlar gerçek mimarlardı Tarikat özellikle Paris'te çok güçlüydü Kentin yaklaşık üçte biri tarikatın denetiminde ve kralın yargılaması dışındaydı Tampliyeler'e bağlanan meslek kuruluşları özgür dernekler olarak kabul ediliyorlar ve kraliyet yargıçlarının yetkilerinin dışında kalıyorlardı Böylece haraç, angarya, göz altı gibi yaptırımlardan kurtulan tüm bu meslek sahipleri tarikatın kurallarına göre yaşıyorlardı

Tampliyeler'in 1314 yılına kadar olan tarihleri sağlam belgelere ve kanıtlara dayanmaktadır Ancak, mason localarına katıldıklarına dair tutarlı kanıtlar bulunamamıştır Yalnızca, "Rite de Bouillon" adı verilen bir 18 yüzyıl yazmasında, düşünsel masonluğun Tampliyeler'den kaynaklandığını belirten bir ritüel saptanmıştır Aslında, bir adı da "Eski İskoç Riti" olan Bouillon riti Andrew Michael Ramsay tarafından kurulmuştur Ramsay bu ritin kuruluşunu 1737 yılında başlatmış ve düşünsel masonluğun Tampliye kaynaklı olduğunu savunmuştur Bu rit, 1758 yılında "Olgunlaşma Riti"ni, 1786 yılında da "Eski ve Kabul Edilmiş İskoç Riti"ni doğurmuştur

Romantik Kuramlar

Düşünsel masonluğun kaynaklarına ilişkin diğer bir büyük kuramlar topluluğunu, genel olarak "romantik kuramlar" olarak adlandırmak olasıdır Bu kuramlar şu ana akımlara indirgenebilir:

a) İçrek Yaklaşım

Bu yaklaşım mason ilkelerinin, ritlerin, simgelerin ve ritüelik terimlerin, diğer içrek örgütlerdeki unsurlarla olan benzerliklerinin irdelenmesi ve bulunan benzerliklerin rastlantısal olmayıp kasdi olduğunun savunulması ve böylelikle diğer içrek örgütlerle gelenek bağlarının kanıtlanabileceği savlarına dayanan yaklaşımdır

Bu anlayışta, ilke ve çoğu simgelerin evrensel olabileceği göz önünde tutulmadan, tüm inisiyasyon töreni aracılığı ile girilen örgütlerin, gerçek ya da zorlama benzerlikler aracılığıyla, düşünsel masonlukla bağlantısı olduğu düşünülmektedir Bu tür içrek örgütler arasında İsis-Osiris kültleri, Gnostik tarikatler, Pisagorculuk, Mitracılık, Orfizm, Kabalacılık, Simyacılar, Gül-Haç örgütü gibi topluluklar bulunmaktadır

b) Gizemci Yaklaşım

Masonluk mesleğinin, düşünsel öğeleri ile birlikte, ezelden beri süregeldiğini, özünde Hıristiyanlık değerlerini içeren bir kurum olduğunu, Orta Çağ'dan itibaren lonca sistemi ile bütünleştiğini, dereceler biçiminde örgütlenme ve nesiller boyu mason gizlerinin aktarılması gibi unsurlar nedeniyle gizemci bir sisteme dönüştüğünü savunan bir yaklaşımdır

Bu yaklaşımın bir hareket noktası da simgelerdir Mason simgelerinin çeşitli dinler, tarikatler, gizli örgütler ve gizemci kurumların simgeleri ile karşılaştırma ve ilişkilendirme yolunu tutar

c) Gelenekçi Yaklaşım

Anderson geleneğini sürdürerek, düşünsel masonluğu cennet bahçesine ve Adem'e kadar geri götürür Kesin belge ve kanıtların bulunduğu dönemlerde bile, masonluğun değişim ve gelişmelerini yadsıyarak, ritüelin tüm ayrıntıları ile ezelden beri uygulana geldiğini savunan, tam anlamı ile dogmatik bir anlayıştır

Sonuç

Düşünsel masonluğun kaynaklarına ilişkin kesin bilgi ve belgelerin bulunmaması, bu konudaki yaklaşımların çeşitliliğini arttırmıştır Masonlukta, merkezi denetime bağlı tek bir ritüel ve standart bir ritüel yorumlaması bulunmadığı için, her mason topluluğu kaynak konusunda kendine ait ayrı bir tarih yorum ve anlayışı geliştirebilmiştir

Bugün için, tüm mevcut loca ve eski meslek örgütlerinin kayıtları gözden geçirilmiş olmasına karşın, düşünsel masonluğun gerçekten nereden kaynaklandığını kanıtlamak olası değildir Ancak mason tarihini araştıranlar, henüz kilise ve özel aile arşivlerini incelemek olanağını elde edebilmiş değildirler


 


WEZ Format +2. Şuan Saat: 01:04.


PaylaşTR Bir Eğlence Ve Bilgi Paylaşım Platformudur. Copyright © 2004-2014

Sitemizdeki içerik,iznimiz olmadan veya kaynak gösterilmeden başka sitelerde kullanılamaz. 5651 Sayılı Kanun'un 8.Maddesine ve T.C.K'nın 125. Maddesine göre Sitemizdeki Üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.Sitemizde bulunan bir içeriğin, kanunlara aykırı olduğunu veya yanıltıcı olduğunu düşünüyorsanız lütfen buradan bize bildirin.

PaylasTR.Org | Since 2004

Powered by vBulletin Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.3.0

Forumumuza kayıtlı Kullanıcı olmadığınız algılandı. Forumun tüm özelliklerini kullanabilmek için buraya tıklayarak ücretsiz üye olabilirsiniz...
Üye olmadan yeni konu açıp soru sorabilirsiniz